2018-11-03
2018-09-12
Gündeme dair 7: Kış geliyor
Gündeme
dair 7, 12 Eylül 2018
Bundan
önceki yazının sonunda gelecek yazının başlığının “Ödemeler dengesi nedir,
karın doyurur mu?” olacağını söylemiştim. O an için ödemeler dengesinin ne olduğu
ne olmadığı üzerine yazmak ve şu herkesin diline dolanan “ödemeler dengesi
açığı tabii ki olur, önemli olan finansmanın kalitesi” cümlesini tartışmak
anlamlı gelmişti. Ne var ki bu konuyu ertelemek zorundayım; çünkü kış geliyor. Bu
başlığı yanlış hatırlamıyorsam daha önce Atilla Yeşilada kullanmıştı. Affına
sığınarak ben de kullanayım; sonuçta kış hepimiz için geliyor. Bazılarımızın
evinde kömürü, sırtında gocuğu olması, bazılarımızın ise ellerini ovuşturmakla
yetinecek olması önemli olmakla beraber ayrı bir konu. Kış her hâlükârda
geliyor, ama sert ama yumuşak, öyle veya böyle kışa giriyoruz. Benzetmelere tahammülü
olmayan okuyucu için düz haliyle kriz her hâlükârda geliyor, ama sert ama
yumuşak, öyle veya böyle krize giriyoruz. Biraz daha ciddiyetle söylemek
gerekirse: semptomları itibarıyla krize girdik bile.
Tanımlarla
başlayalım. Türk Dil Kurumu Güncel Sözlüğünde “kriz” şöyle tanımlanmış. İsteyen
tanımları atlayıp devam edebilir.
kriz – isim, tıp (***) Fransızca crise -1-
isim, tıp (***) Bir organda birdenbire ortaya çıkan fizyolojik bozukluk, akse –
"Krizler sıkıştırdığı zaman özel kliniklerde yatmaya gidiyordu." - Ç.
Altan -2- Bir kimsenin yaşamında görülen ruhsal bunalım -3- Bir şeyin çok kıt
bulunması durumu -4- Bir şeye duyulan ani ve aşırı istek -5- (ekonomi) Çöküntü -6-
Bir ülkede veya ülkeler arasında, toplumun veya bir kuruluşun yaşamında görülen
güç dönem, bunalım, buhran – "Krizin ne kadar sürdüğünü bilmiyorum."
- F. R. Atay
Merriam-Webster
çevrimiçi sözlüğü ise şu tanımı vermiş:
crisis – plural crises \ˈkrī-ˌsēz\ -1- a:
the turning point for better or worse in an acute disease or fever -b: a
paroxysmal attack of pain, distress, or disordered function -c: an emotionally
significant event or radical change of status in a person's life - a midlife
crisis -2- the decisive moment (as in a literary plot) - The crisis of the play
occurs in Act 3. -3- a: an unstable or crucial time or state of affairs in
which a decisive change is impending; especially : one with the distinct
possibility of a highly undesirable outcome - a financial crisis - the nation's
energy crisis -b: a situation that has reached a critical phase - the
environmental crisis - the unemployment crisis
Türkçeye
aktarırsak:
kriz – çoğulu krizler \okunuşu kıraysîz\ -1-
a: akut bir hastalık veya ateşin iyiye veya kötüye dönüm noktası -b: ağrı,
rahatsızlık veya bozuk bir işlevin yoğunlaşır ve tekrarlar halde görülmesi -c: kişinin
hayatındaki duygusal açıdan belirgin bir olay veya statüsündeki radikal bir
değişim – orta yaş krizi -2- belirleyici an (edebi bir olaylar dizisinde olduğu
gibi) – Oyunun krizi (belirleyici anı) üçüncü sahnede -3- a: kararsız ve çok
önemli bir zaman, işlerin durumunun kat’î bir değişimin eşiğinde olması;
özellikle istenmeyen bir sonuçla bağlantılı olarak – finansal kriz - milli enerji krizi -b: kritik safhaya girmiş
bir durum – çevre krizi – işsizlik krizi
Peki, bir
krizi kriz yapan nedir? Bu tanımların zımnen söylediği şey ne? Lafı uzatmadan,
tanımı netleştirmek için derslerimde ve davetli sunumlarımda kullandığım
yaklaşımı aktarayım. Kriz dendiğinde zor bir durumun ortaya çıktığını anlarız,
bu bir. Bu durumun oluştuğunu çoğunlukla belli bir eşik aşıldığında, bir dönüm
noktasının hemen sonrasında anlarız, bu iki. En azından iktisatçılar için kriz,
istenmeyen bazı sonuçlarla yüzleşildiği anlamına gelir, bu üç. Kriz dendiğinde
zımnen de olsa bu istenmeyen sonuçların en azından belli bir zaman aralığında tekrarlı
bir tabiatta olduğu veya olabileceği söyleniyordur, bu dört. Kısaca kriz kötüdür.
Ancak bu yeterli değil. Bir krizi herhangi bir zor durumdan ayıranın ne
olduğunu belirtmedikçe krizi tam olarak anlamış veya anlatmış sayılmayız.
Ayırıcı teşhis, “mevcut hali ve işleyiş kuralları ile toplumsal örgütlenmenin karşılaşılan
zorluğu giderecek bir çözüm üretemez halde olması ve bu yetmezliğin açıkça veya
üstü kapalı itirafıdır”. Yakın geçmiş örneklerini takip edersek: 2001 yılı
Şubat ayının on dokuzunda bir krizin adı konmuştur. Çünkü politika yapıcılar o
gün itibarıyla, önceki yılın başında devreye alınan istikrarlandırma programını
sürdürme güçleri olmadığını üstü kapalı biçimde, kuru dalgalanmaya bırakarak,
ifade etmişlerdir. Zorlukların aslında 2000 yılı Kasım ayından beri sürmesine,
Demirbank tecrübesi sonrasında piyasaların durulmamasına rağmen birkaç makale
dışında “Kasım 2000 krizi” dememişizdir; zamanın politika yapıcıları da
dememiştir. Kasım 2000’den Şubat 2001’e politika yapıcıların manevra alanı,
zıvanadan çıkan kamu borcundan ve belirgin biçimde azalan Merkez Bankası döviz
rezervlerinden okunduğu üzere daralmıştır. İnsanların “anayasa kitabının
fırlatılması” ile karikatürize ettiği olay yani koalisyon hükümetinin
unsurlarını ve dönemin Cumhurbaşkanını kapsayan büyük idari uzlaşmazlık ortaya
çıktığında piyasa tepkisi sert olmuş ve iktisadi politika yapıcılara manevra
alanının sıfırlandığını itiraf etmekten başka çare kalmamıştır. 2000 yılı
Kasımından beri süren “şey” böylece bir “krize” dönüşür. Grafiğin dışına taşan
iktisadi rakamlar gelmekte olan bir krizin semptomlarıdır, doğru; ancak krizin
adını koyan elde çare olmaması, “mevcut hali ve işleyiş kuralları ile”
toplumsal örgütlenmenin karşılaşılan zorluğu gidermekte artık işe
yaramamasıdır. İşler bu raddeye geldiğinde bir kurtarma ekibi kurar ve adına
kriz masası dediğimiz şeyin başına oturtursunuz. Ekip, toplumsal örgütlenme
kriz öncesi statükoya dönene kadar masanın başında vazifesini ifa eder.
O zaman, içinden
geçtiğimiz günleri nasıl yorumlamalı? Malumunuz, insanlar şeylere anlam
yükleyerek ve hayatın içinde kalıplar arayarak yaşar. O zaman Mayıs-Eylül 2018
dönemi (kısaca 2018) ile Kasım 2000 – Şubat 2001 (kısaca 2001) dönemi arasındaki
benzerlikleri kısaca gözden geçirelim. 2001’de kur çapasını rezerv hareketleri ile
korumaya çalışan bir Merkez Bankası vardı; 2018’de de ABD doları kurunu en
azından yakın zamanda ulaştığı 6-7 lira bandında tutmaya çalışan bir Merkez
Bankası var. 2001’deki Merkez Bankasının rezervleri hızla eriyordu; 2018’de de
öyle. 2001’de malî disiplin zayıftı; 2018’de de pek kuvvetli değil, en azından “kafası
karışık” bir disiplin. 2001’de ekonomi bürokrasisi olabildiğince yetkindi ama
koordinasyonu zayıftı; 2018’de ekonomi bürokrasisi sistem değişikliği sonrasında
yeniden akort ediliyor olduğundan koordinasyon sorunları yaşıyor. 2001’deki
Merkez Bankası bağımsız değildi; 2018’de de değil, en azından fiiliyatta öyle
olmadığını kimse inkâr edemiyor. Özetle, benzerlikler az değil, kazayla az olsa
dahi ihmal edilebilir değil.
“Yeniden
akort” olarak adlandırdığım süreç ise yukarıdaki tanımda yer verdiğim “mevcut
hali ve işleyiş kuralları ile toplumsal örgütlenmenin yeterliği” unsurunu tümden
kullanışsız kılıyor. Zira belli bir hal ve işleyiş kuralları dizisinden bir
yenisine hareket halindeyiz; mevcut hal dediğimiz şey basitçe “yok”. Politika
üretimi açısından durağan bir halden ziyade bir geçiş halindeyiz. Kedi diri mi,
ölü mü? Devletin yüksek kapılarından girdiğimizde tamamlanmış bir organizasyon
görecek miyiz, görmeyecek miyiz? Bu sorulara Haziran ayı sonundan beri nafile
cevap arıyoruz. Bu arayıştır ki, semptomları itibarıyla girdiğimiz krizin adını
koymamızı geciktiriyor.
On üç
Eylül Para Politikası Kurulu kararını ve yakında kamuoyuyla paylaşılacak olan
Orta Vadeli Program metnini bu pencereden gözlemler yaparak bekliyorum. Siz de
öyle yapın, filanca kurumun yayımladığı faiz artışı beklenti rakamları bandının
orta noktasına takılıp kalmayın. Orta nokta yetmezliğin itirafı olmaktan öteye
geçmez. Malum kış geliyor.
2018-08-04
2018-06-24
Gündeme dair 6: Tasarım maharet, basiret ve izzetinefis ister
Gündeme dair 6, 24 Haziran 2018
John Heskett’in Oxford Üniversitesi Yayınlarında çıkan “Tasarım: Çok Kısa Bir Giriş” başlıklı kitabının 27-28. sayfalarında tasarım şöyle ele alınmış: “Tasarım, özünde, ihtiyaçlarımıza hizmet etmek ve hayatlarımıza anlam katmak için tabiatta önceden var olmayan yollarla çevremizi biçimlendirmeye ve teşkil etmeye yarar beşerî kapasite olarak tanımlanabilir”. Kitapta özün dışındaki katmanlara çıkıldığında nelerle karşılaşılacağı da güzelce anlatılmış. Biz özde kalalım. Tanıma göre bu beşerî bir faaliyet, bir amacı var, bir orijinalite nosyonuyla el ele yürüyor, içinde yaşadığımız ortamı değiştiriyor ve fiil ile fikri bir arada içeriyor.
Yazının başlığı yanıltmasın, yine aynı konunun etrafında dönüyoruz. Konumuz merkez bankacılığı ve para politikasının tasarımı. Para politikasının da tasarımı olur mu demeyin, olur. En azından merkez bankacılar için öyle. Bir zamanlar merkez bankacı olmuş, şimdilerde para iktisadı öğreten bir öğretim görevlisi olan benim için de öyle. Zira, bir şeylerin kuyruğuna tasarım kelimesini taktığınızda o şeyler daha havalı duruyor. Heskett’in tanımının bileşenlerine göre para politikası tasarım içeriyor mu, kontrol edelim.
Beşerî bir faaliyet: tamam, insanlarca yapılıyor
Bir amacı var: tamam, fiyat istikrarı ve finansal istikrar gözetiliyor
Bir orijinalite nosyonuyla el ele yürüyor: gündelik uygulamada yürümüyor, ancak 1989’da Yeni Zelanda Merkez Bankası’nca yapıldığı gibi yeni bir politika çerçevesi tasarlanır ve bu yasanırsa öyle; o zamandan önce dünya iktisadiyatında (tabiatın bu bağlamdaki karşılığı) var olmayan bir mekanizma yaratılmış oluyor
İçinde yaşadığımız ortamı değiştiriyor: tamam, değiştiriyor
Fiil ile fikri bir arada içeriyor: tamam, içeriyor
Örtüşmeler fena değil, yani para politikası işine kabaca “tasarım” demek ancak küçük günah kategorisine girer. Karar alıcı pozisyondaki bir merkez bankacı açısından yaptığı işin tasarım olarak nitelenebilmesi için “iktisadi şartların hemen her gün ve tümden değişiyor olması” yeterlidir. Aslında tüm iktisadi hikâye değişmez, her gün değişse de dikkate değer biçimde değişmez, “tümden” hiç değişmez. Neyse, bırakalım tasarım desinler, bırakınız tasarım diyelim. Önemli olan başlıktaki üç unsurun tasarımcının bünyesinde bir araya gelmesi; bunlar, Türk Dil Kurumu sözlüğündeki izahatları ile şunlardır:
Maharet: a. (maha:ret) İş görmede beceri, ustalık
Basiret: a. (basi:ret) Gerçekleri yanılmadan görebilme yeteneği, uzağı görüş, seziş, uyanıklık, anlayış, kavrayış, sağgörü, önsezi, vizyon
İzzetinefis: a. (izze'tinefis) 1. Öz saygı
Peki, tasarım niçin bunları ister? Bu üç unsur iyi tasarımın en az sayıdaki belirleyicileri midir? Başlığa bakılırsa öyledir. Maharet olmadan işi zamanında, hakkıyla, kılı kırk yararak, ince eğirip sık dokuyarak yapmak en azından sonlu zamanda mümkün değildir, ürününüz adi olur. Basiret olmadan içinde bulunulan şartları ve gelen günlerin doğuracağı ihtiyacı kavramak en azından biri yol göstermeden mümkün değildir, ürününüz yersiz olur, rafta kalır. İzzetinefis olmadan başkasının saygısını kazanmak en azından o başkasının bir ikbal beklentisi olmadan mümkün değildir, adınız yerde kalır. Yemeni de yapsanız, süpürge de örseniz, kitap da yazsanız, politika da tasarlasanız bu böyledir. Nihayetinde, maharet, basiret ve izzetinefis liyakate dayalı bir sistemin olmazsa olmazlarıdır dense yanlış olmaz. Bununla tatmin olmayanlar için hem okullarda hem Internet’te sayısız örgüt teorisi ve örgütsel davranış dersi mevcut.
Bu tanım faslının üzerine objektifimizi Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasına çevirelim ve üç unsurun yerli yerinde olup olmadığına bakalım. Burada TCMB Guvernörü olarak sırasıyla görev yapan Süreyya Serdengeçti, Durmuş Yılmaz, Erdem Başçı ve Murat Çetinkaya’nın görev dönemlerini esas almak işimizi kolaylaştırabilir. Her dönem için Başkanı (Guvernör) ve ihtisas personelini ele alacağız. Hakları ödenmeyecek olmakla beraber destek personeli tartışmamızın dışında. Yine de TL simgesinin kullanılmaya başlandığı gün öğle yemeğinde çıkan irmikli puding servislerine frambuaz sosu ile simgeyi tek tek çizmeye üşenmeyen şefi anmadan geçmek haksızlık olurdu.
Bu dönemleri tek tek ele almadan önce her döneme yansıyan kalıpları elden geçirmekte fayda var. Bir: Doğrudan doğruya bilimsel-teknik araştırmadan ve raporlamadan sorumlu personel hemen her zaman ihtiyaca uygun sayıdadır. İki: Uzmanların ve Uzman Yardımcılarının sayısı hemen her zaman ve acil durumlar hesaba katıldıktan sonra dahi ihtiyacın üzerindedir. Üç: Orta kademedeki yöneticilikler hemen hiçbir zaman hakkınca işlevsel hale gelemeyen ve yüksek dönüş hızına tabi pozisyonlar olarak kalmıştır. Dört: Yönetici kademelere atamalar küçük kademelerde Yönetim Komitesi (Yönetim Kurulu), büyük kademelerde ise Banka Meclisi tarafından yapılır; bu kapsamda konjonktüre, atanacak kişilerin kim olduğuna ve atanacak kişileri kimin desteklediğine bağlı olarak oy takası mümkündür, olduğu herkesçe bilinir. Beş: Başkan Yardımcılarının aslen ve ikinci sıradan sorumlu oldukları Genel Müdürlükler vardır; her Başkan Yardımcısı ve kendisine bağlı Genel Müdürlükler birer feodal beylikmiş gibi düşünülebilir. Altı: Bankanın işleyişi saat gibidir. Neyin ne zaman yapılacağı bilinir, ritüeller hemen hiçbir zaman atlanmaz. Yedi: Kurum intranetinde bordro detaylarından yemek listesine, kişisel sağlık harcaması tarihçesine, kimin nereye atandığına, kurum içi raporlara ve yaklaşan sosyal aktivitelere kadar pek çok şey hakkında faydalı bilgiler yer alır. Sekiz: Hala değişmediyse, Banka personeli diğer tüm vatandaşlardan farklı olarak Merkez Bankası bünyesinde şahsi vadesiz Türk lirası mevduat hesaplarına sahiptir ve EFT işlemlerini buradan yapabilirler. Yapmaları da gerekir, yoksa maaşlarını harcayamazlar. Dokuz: Banka ahalisinin kariyer eksenli genel rahatsızlık halleri ödenekler ve benzeri artırılarak çözülür. On: Kurumda neye yaradığı bir türlü anlaşılamayan az sayıda kişi her zaman vardır ki, onlardan daha fazla sayıda olmak üzere onlar hakkında “falanca üstattır, duayendir, aslandır, kraldır, Simba’dır” diyen kişiler muhakkak bulunur.
Şimdi dönemlere bakabiliriz.
Süreyya Serdengeçti (2001-2006) veya “Maestronun El Kitabı”: Şubat 2001’deki krizden sonra göreve gelir. İktisatçıdır; Banka’nın içinden yetişmiştir, her kademenin iş tanımını, ruh halini bilir. İyi bir ekibin yaratacağı olumlu etkinin farkındadır. Teknik sahadaki sağ kolu Fatih Özatay’dır, iyi bir iktisat profesörü ve sağlam bir makine mühendisidir, bu sayede enflasyon hedeflemesine geçişin mekanizmasını da Türkiye uygulamasının esaslarını da güzelce tasarlamıştır. Fatih Özatay da ekibini iyi oluşturmuştur. Banka’nın bilimsel araştırma hacmi, raporlarının kalitesi ve iletişimdeki etkililiği bu dönemde inkâr edilemez biçimde gelişir. Süreyya Serdengeçti, kriz sonrasındaki IMF destekli programı üşenmeden il il gezerek odalara, borsalara, sair sivil toplum kuruluşlarına, ülke ülke gezerek uluslararası finansörlere anlatır. 25 Nisan 2001’de yasanan ve 05 Mayıs 2001’de yürürlüğe giren TCMB Kanunu şahsında kristalleşir. 2002-2005 arasındaki örtük enflasyon hedeflemesi ve başarılı dezenflasyon bir orkestrasyon başarısıdır. Süreyya Serdengeçti’nin üzerinde herkesçe uzlaşılan önemli özelliklerinden biri farklı birimlerden gelen farklı teknik karmaşıklıktaki veriyi ve bilgiyi iyi sentezlemek ve iletişime konu etmek olmuştur. Süreyya Serdengeçti irticalen konuşabilir, olası hemen her soruya hazırdır.
Dönemin kurum içi atamaları yerleşmiş kaidelere göre yapılmış, personelin yetişmesine ve bilgi birikimini artırmasına özen gösterilmiştir. Rüşdü Saraçoğlu döneminde kimine göre başlayan kimine göre hız kazanan kurumsal modernleşmenin olgunluk dönemi olarak bu dönemin adını verebiliriz.
Süreyya Serdengeçti görevini tamamlarken arkasında başarılı bir kurum ve saygın bir şahsi imaj bırakır.
Durmuş Yılmaz (2006-2011) veya “İdare-i Maslahatçılığın Esasları”: Siyasi iktidar her ne kadar Erdem Başçı’yı Guvernör olarak atamak istese de Başçı’nın rivayetle zamanın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in vetosundan kaçamamasını müteakip bir “uzlaşma” ismi olarak Guvernör olarak atanır. Hukuk eğitimini yarıda bırakarak kamu bursu ile gittiği İngiltere’de iktisat öğrenimi görmüştür. Atanmasını müteakip evinin kapısının önünde yığılı misafir ayakkabıları üzerinden sosyokültürel bir bombardımana uğramış ama kendisini nezih biçimde savunmasını bilmiştir. Banka’nın içinden yetiştiği için, selefi gibi kurumda neyin ne olduğunu bilir. Yakından tanıyanlarının övgülü sözleri vakidir. Başlıca yardımcısı Erdem Başçı en azından o zaman için yerinde bir seçim sayılabilir. Lisanstan elektrik-elektronik mühendisi olup devamında iktisat alanında göz dolduran bir akademisyen olarak yetişmiştir. Yakından tanıyanları zekasını ve çoğu zaman sadece zekasını överler. Durmuş Yılmaz’ın selefinin gösterdiği her duruma hazırlıklılık duruşunu göstermesi ancak Erdem Başçı sayesinde olduğu söylense çok yanlış olmaz. Nitekim Erdem Başçı zamanla siyasi iktidarın ve özellikle zamanın Ekonomi Bakanının doğrudan veya başlıca muhatabı haline gelir. Teknik yetkinlikler yerli yerinde olsa da bu gölge oyunu işi bilenler için rahatsızlık kaynağıdır.
Durmuş Yılmaz dönemi Banka’daki Başkan Yardımcılarının kurum dışında en çok konuşma yaptıkları dönemdir. Sonu gelmeyen konuşmaların, sunumların ve sunumlara eşlik eden konuşma notlarının hazırlığı Banka’daki bir veya iki kuşağı neredeyse meslekten soğutur. Durmuş Yılmaz irticalen konuşmada selefi kadar başarılı göstermez. Basına açık toplantılarda yardımcılarına da söz düşmesi gerekebilir.
Atama ve yükseltmeler konusunda siyasi iktidarın isteklerine rivayetle ne kadar direnmiş olsa da Durmuş Yılmaz görev döneminde kuruma liyakat harici gelişlerin kapısını kapayamamıştır. Önceki Guvernörün mirası olan momentum büyük ölçüde korunmakla beraber giderilmesi ancak 2016 Temmuzunun ikinci yarısında olabilecek bir sızmanın nüvesi bu döneme rastlar. Görece akademik nitelikteki kadrolarla başlayan bu sızma zamanla şeflik mertebesindeki atamalara kadar iner.
Durmuş Yılmaz döneminin merkez bankacılığı yaratıcı, riskleri keskin gören, nihayetinde gemiyi yüzdüren bir tabiattadır. Diğer taraftan, siyasi iktidarın giderek bağlayıcı bir kısıt haline getireceği düşük faiz politikasının zemini, küresel kriz döneminin düşük talep ortamıyla uyumlu biçimde, Durmuş Yılmaz döneminde oluşmuştur. Kriz döneminde politika faizlerinin kademeli olarak toplam 1050 baz puan yani %10.5 düşürülmesi tabii ki makuldür. Ancak para politikasında makullük denilen şeyin zamana yayılan, dinamik bir şey olduğunu unutmamak gerekir.
Durmuş Yılmaz görevini tamamlarken arkasında krizle yüzleşebilmiş, faizleri etkili biçimde düşürmüş ve lakin enflasyon hedefini bir defa dahi olsa yukarı güncellemiş bir kurum bırakır.
Erdem Başçı (2011-2016) veya “Bir Of Çeksem Karşıki Dağlar Yıkılır”: Başarılı akademik kariyerine, siyasi bağlarının kuvvetine ve herkesçe bilinen biatına rağmen 2006’da dönemin siyasi otoritesince Guvernör olarak atanamamış olan Erdem Başçı 2011’de az sıkıntılı bir süreçle atanır. Durmuş Yılmaz’dan görevi devir aldığı kısa törende belki ustaca yazılmış ancak tutukça söylenen bir konuşma yapar. “Hedefiniz hedefimdir” nev’inden romantik cümlelerle dolu bir konuşma. Belki bu tutukluğun nedeni kendisinin bile bu atamanın olmuşluğuna inanmamasıdır; bilmek zor.
Durmuş Yılmaz’ın görev süresinin sonuna yaklaşılırken kulislerde Erdem Başçı’dan başka birinin daha adı anılmaktadır. Bu isim Galatasaray Lisesi’nden sonra Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümünü de birincilikle tamamlamış, üzerine Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Sigortacılık Enstitüsünden doktora derecesini almış olan Mustafa İbrahim Turhan’dır. Zeki, kendince çalışkan bir insan olan, lakin haris tabiatı sınır tanımayan ve maalesef formel anlamda iktisattan zerrece anlamayan Mustafa İbrahim Turhan, Erdem Başçı ile aynı zamanlarda Durmuş Yılmaz’ın yardımcılığını yapmış, oyundaki fişlerini bir hayli yükseltmiştir. İktisada dair konuşmalarında pek anlamasa da termodinamik gibi bir alandan analojiler kullanmaktan veya kaza bu ya, o günlerde artık hangi başlıca iktisat kitabını okuyorsa o kitaptan alıntılar kullanmaktan imtina etmez. Durmuş Yılmaz’ın halefinin kim olacağının herkesin dilinde olduğu haftalarda Mustafa İbrahim Turhan popüler tabirle topa sert girer. Rivayetle partili-partisiz bağlantılarını devreye sokar.
Mustafa İbrahim Turhan’ın hikayesinin bu kadar yer tutmasının elbette bir nedeni var: Bu hikâyenin Banka’daki sonu Erdem Başçı’nın yönetim usullerinin ana karakterinin sıfır kilometre taşı olur. Erdem Başçı özellikle Başkan Yardımcılığından Guvernörlüğe atanan her guvernörün yaptığı gibi göreve gelmesini müteakip kısa bir sürede Başkan Yardımcılarının birinci ve ikinci sıradan sorumlu oldukları birimleri günceller. Bu güncellemede Mustafa İbrahim Turhan’a tanımı gereği önemli olan ancak hayatiyet arz etmeyen genel müdürlükler düşer. O zamanlar bunu duyanın aklına Obi-Wan’ın Anakin Skywalker’ın kollarını kesmesinden başka bir şey gelmemiştir. Nihayetinde Mustafa İbrahim Turhan, Banka’daki kadrolaşma esnasında gösterdiği yararlıklar göz önünde bulundurularak, terfian görevden alınır, başka pek çok kişinin daha yetkince ve daha az maliyetle gerçekleştirebileceği bir işi, Borsa İstanbul’un yönetsel rasyonalizasyonunu yürütmek üzere İstanbul’a gönderilir. Sonrasında mebus olur, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda, yanılmıyorsam, Başkan Yardımcısı olarak vazife alır.
Erdem Başçı Guvernör koltuğuna oturduktan sonra yardımcılarının şurada burada yapacakları konuşmaları sınırlar, sunumları hazırlayan ofisin sadece kendisine çalışmasını buyurur, birimlerin Banka dışı kuruluşlarla müstakilen yaptığı görüşmeleri durdurur veya bunların iznini uhdesine alır, ticari banka ve finansal kuruluşların ekonomistlerini para politikası hakkında bilgilendirmek için aylık Banka Ekonomistleri Bilgilendirme Sunumunu icat eder. Görev süresinin izleyen zamanlarında araştırma biriminin yöneticisi ile yaşadığı bir zıtlaşma sonrasında araştırma birimini de 2016 Temmuzunun ikinci yarısında görevden uzaklaştırılacak olan yetenekli ve “uyumlu” bir ekonomiste bağlar. Selefi Murat Çetinkaya’nın Banka’da vazife almasını sağlayacak olan idari kural değişikliklerini 2012’de hayata geçirir -ki bu değişikliklerin hukukiliği değilse de meşruiyeti tartışılmıştır ve daha tartışılır.
Erdem Başçı’nın kendi Başkanlık dönemi perde arkasından politika tasarımı yaptığı ve göze girdiği Başkan Yardımcılığı dönemine benzemez. Küresel şartlar zordur, toparlanma gecikmektedir, ABD ve Avrupa Merkez Bankalarından gelen politika etkileri gelişmekte olan piyasaları garip ikilemlere boğmaktadır ve daha nicesi. Başka şartlar altında yüz gülümsetecek olan finansal sermaye girişleri bile bir baş ağrısı kaynağıdır, gir dense bir derttir, girme dense ayrı bir dert. Erdem Başçı en gözde yardımcısı olan Mehmet Yörükoğlu ile beraber bu sıkıntıları bir bir aşar. İkili, Banka için geniş spektrumlu bir enstrüman demeti hazırlar. Bu demet, o zaman için, hem Banka’nın asli görevlerini yerine getirmesini hem siyasi otoritenin faizlerin düşük tutulması yönündeki baskılarını teatral biçimde göğsünde yumuşatmasını sağlamaktadır. Siyasi otoritenin inşaat eksenli büyüme ve düşük faiz hikayesini daha önce yazmıştık.
Ne var ki, işler bir zamandan sonra ters gitmeye başlar. Piyasalar görece rahatsızlaşır, kur üzerinde artış yönünde baskılar hasıl olur. Erdem Başçı silahını çekmek istediği her dönemeçte sınırlanır, hatta zamanın Başbakanı tarafından vatan hainliği ile dahi itham edilir. Rivayetle istifayı düşünür, ancak memleket sevgisi başa beladır (!), “aman” der “krizin müsebbibi ben olmayayım”. Nihayetinde Banka’nın post-modern feodal yapısı içindeki gücü sınırlanmış, Banka Meclisi’ndeki güç dengesi aleyhine dönmüş bir halde görev süresini salt Yönetim Komitesi’nin desteği ile tamamlar. Görev süresi bittiğinde akademik kulislerde eski üniversitesine veya Oran’da kurulu olan ve 2016 Temmuzunun ikinci yarısında kapatılan bir üniversiteye döneceği dedikodusu döner. Ancak, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nde (OECD) Türkiye Daimi Temsilciliği’ne Büyükelçi vazifesiyle sürgüne (!) yollanır.
Erdem Başçı görevini tamamlarken arkasında çoğu 2016 Temmuzunun ikinci yarısında görevden alınacak ve kovuşturulacak olan kişilerin işgal ettiği kadrolarla donanmış, personelinin hakkaniyete inancı körelmiş, ancak iç süreçleri daha sonra bir sosyolog veya Siyaset Bilimi ve/veya Uluslararası İlişkiler mezunu tarafından dahi yürütülebilecek ölçüde iyileştirilmiş (!) bir kurum bırakır.
Murat Çetinkaya (2016-hâlâ) veya “Neden Geldim Ankara’ya?”: Gençtir, sosyologdur, aynı zamanda Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü mezunudur. Müteakip akademik çalışmalarını henüz tamamlamadığı, tamamladıysa bile yazdığı tezlere ulaşılamadığı biliniyor. Önce bir katılım bankasında sonra bir kamu bankasında sonra başka bir katılım bankasında hızla yükselmiş, Merkez Bankasına atanabilmesi için adresine teslim bir yönetmelik değişikliğine mazhar olmuş ve nihayetinde 2016’da Guvernör olarak atanmıştır. Yardımcıları ve çoğu genel müdürü dahil olmak üzere yakın alt kadrosunun da iktisat bilgisi ve iktisat politikası alanındaki görgüsü zayıftır.
Göreve gelmesinin üzerinden fazla süre geçmeden Banka Ekonomistleri Bilgilendirme Sunumunu kaldırır. Rivayet odur ki, piyasaların işleyişine ve para politikasına dair soruları irticalen cevaplamakta sıkıntılar yaşar. Banka’nın iç işleyişini herhangi bir şirketteki gibi rasyonelleştirmeyi hedef edinir, bu yönde projelere imza atar. Murat Çetinkaya döneminde hazırlanan Banka web sitesi mükemmeldir, zira turkuaz insana dinginlik veren bir renktir. Sair şeyler alla turca olmuş, ne gam! Evet bu sefer parantez dışında bir ünlem, anlamı aynı kalsa da.
Bu tarihçe önemli bir tarihçe. İçindeki bilginin bir kısmı eşyanın tabiatı gereği rivayete dayanıyor olmakla birlikte, anılan dönemleri doğru düzgün karakterize etmenin başka bir yolu da yok. Bürokratik bir tarihçe hazırlamak başka bir ülkede, mesela Almanya’da, çok kolay olabilirdi, kayıtlar tam olurdu ve bunlara ulaşılabilirdi. Ama bu iş bizde çok zor. Özellikle kurum içi atamalar söz konusu olduğunda, atanacak isim üzerinde ancak yüzde yüz uzlaşıldığında ilgili atama yazısının yazılıp imza edildiği bir dönemden geçiyoruz. Banka’da bir pozisyona atanan bir ismin hak eden veya önerilen ilk isim olup olmadığını bilmiyoruz, çünkü son yılların anlayışı “alttan öner, üstten kabul ise ata, üstten veto ise başa dön” şeklindeki algoritmayı yazıya dökerek uygulamak yerine “isimde uzlaşalım, kâğıt tasarrufu olsun” şeklinde adlandırılabilecek bir yöntem izliyor. Bu nedenle kurum içi atamaların resmi ayak izlerinden hukukilik veya meşruiyet analizi yapmak ne bugün ne gelecekte mümkün olacak. Bir ümit, gelecekte bir gün birileri sicil-performans notları arşivini ve bununla eş zamanlı olarak tedviren yapılan atamaların kayıtlarını elden geçirir de Sezar mezarında ters dönmez.
Bu tarihçe önemli bir tarihçe. Zira son dönemde para politikasında görülen zafiyetin kökü burada gizli. Bir tasarım problemi olarak para politikasının nasıl kötü ele alınmış ve ancak yakın zamanda, o da piyasadaki sıkıntılar lafla çözülemeyecek boyuta geldiği için, çözülmüş gibi olduğu bu tarihçeye bakılmadan anlaşılamaz.
Başlangıçta tasarımın maharet, basiret ve izzetinefis istediğini söylemiştik. Şimdi notlandırmaya geçersek, Süreyya Serdengeçti dönemi üçünden de sağlam birer “A” alır. Durmuş Yılmaz dönemi maharet ve izzetinefisten “A”, basiretten “B” alır. Erdem Başçı dönemi maharetten “A”, basiretten ve izzetinefisten “C” alır. Murat Çetinkaya dönemi ise, takvim yaprağı itibarıyla, maharetten “B”, basiretten “D” alır. İzzetinefistense olsa olsa bütünlemeyle geçer. Bakalım zaman ne gösterecek?
John Heskett’in Oxford Üniversitesi Yayınlarında çıkan “Tasarım: Çok Kısa Bir Giriş” başlıklı kitabının 27-28. sayfalarında tasarım şöyle ele alınmış: “Tasarım, özünde, ihtiyaçlarımıza hizmet etmek ve hayatlarımıza anlam katmak için tabiatta önceden var olmayan yollarla çevremizi biçimlendirmeye ve teşkil etmeye yarar beşerî kapasite olarak tanımlanabilir”. Kitapta özün dışındaki katmanlara çıkıldığında nelerle karşılaşılacağı da güzelce anlatılmış. Biz özde kalalım. Tanıma göre bu beşerî bir faaliyet, bir amacı var, bir orijinalite nosyonuyla el ele yürüyor, içinde yaşadığımız ortamı değiştiriyor ve fiil ile fikri bir arada içeriyor.
Yazının başlığı yanıltmasın, yine aynı konunun etrafında dönüyoruz. Konumuz merkez bankacılığı ve para politikasının tasarımı. Para politikasının da tasarımı olur mu demeyin, olur. En azından merkez bankacılar için öyle. Bir zamanlar merkez bankacı olmuş, şimdilerde para iktisadı öğreten bir öğretim görevlisi olan benim için de öyle. Zira, bir şeylerin kuyruğuna tasarım kelimesini taktığınızda o şeyler daha havalı duruyor. Heskett’in tanımının bileşenlerine göre para politikası tasarım içeriyor mu, kontrol edelim.
Beşerî bir faaliyet: tamam, insanlarca yapılıyor
Bir amacı var: tamam, fiyat istikrarı ve finansal istikrar gözetiliyor
Bir orijinalite nosyonuyla el ele yürüyor: gündelik uygulamada yürümüyor, ancak 1989’da Yeni Zelanda Merkez Bankası’nca yapıldığı gibi yeni bir politika çerçevesi tasarlanır ve bu yasanırsa öyle; o zamandan önce dünya iktisadiyatında (tabiatın bu bağlamdaki karşılığı) var olmayan bir mekanizma yaratılmış oluyor
İçinde yaşadığımız ortamı değiştiriyor: tamam, değiştiriyor
Fiil ile fikri bir arada içeriyor: tamam, içeriyor
Örtüşmeler fena değil, yani para politikası işine kabaca “tasarım” demek ancak küçük günah kategorisine girer. Karar alıcı pozisyondaki bir merkez bankacı açısından yaptığı işin tasarım olarak nitelenebilmesi için “iktisadi şartların hemen her gün ve tümden değişiyor olması” yeterlidir. Aslında tüm iktisadi hikâye değişmez, her gün değişse de dikkate değer biçimde değişmez, “tümden” hiç değişmez. Neyse, bırakalım tasarım desinler, bırakınız tasarım diyelim. Önemli olan başlıktaki üç unsurun tasarımcının bünyesinde bir araya gelmesi; bunlar, Türk Dil Kurumu sözlüğündeki izahatları ile şunlardır:
Maharet: a. (maha:ret) İş görmede beceri, ustalık
Basiret: a. (basi:ret) Gerçekleri yanılmadan görebilme yeteneği, uzağı görüş, seziş, uyanıklık, anlayış, kavrayış, sağgörü, önsezi, vizyon
İzzetinefis: a. (izze'tinefis) 1. Öz saygı
Peki, tasarım niçin bunları ister? Bu üç unsur iyi tasarımın en az sayıdaki belirleyicileri midir? Başlığa bakılırsa öyledir. Maharet olmadan işi zamanında, hakkıyla, kılı kırk yararak, ince eğirip sık dokuyarak yapmak en azından sonlu zamanda mümkün değildir, ürününüz adi olur. Basiret olmadan içinde bulunulan şartları ve gelen günlerin doğuracağı ihtiyacı kavramak en azından biri yol göstermeden mümkün değildir, ürününüz yersiz olur, rafta kalır. İzzetinefis olmadan başkasının saygısını kazanmak en azından o başkasının bir ikbal beklentisi olmadan mümkün değildir, adınız yerde kalır. Yemeni de yapsanız, süpürge de örseniz, kitap da yazsanız, politika da tasarlasanız bu böyledir. Nihayetinde, maharet, basiret ve izzetinefis liyakate dayalı bir sistemin olmazsa olmazlarıdır dense yanlış olmaz. Bununla tatmin olmayanlar için hem okullarda hem Internet’te sayısız örgüt teorisi ve örgütsel davranış dersi mevcut.
Bu tanım faslının üzerine objektifimizi Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasına çevirelim ve üç unsurun yerli yerinde olup olmadığına bakalım. Burada TCMB Guvernörü olarak sırasıyla görev yapan Süreyya Serdengeçti, Durmuş Yılmaz, Erdem Başçı ve Murat Çetinkaya’nın görev dönemlerini esas almak işimizi kolaylaştırabilir. Her dönem için Başkanı (Guvernör) ve ihtisas personelini ele alacağız. Hakları ödenmeyecek olmakla beraber destek personeli tartışmamızın dışında. Yine de TL simgesinin kullanılmaya başlandığı gün öğle yemeğinde çıkan irmikli puding servislerine frambuaz sosu ile simgeyi tek tek çizmeye üşenmeyen şefi anmadan geçmek haksızlık olurdu.
Bu dönemleri tek tek ele almadan önce her döneme yansıyan kalıpları elden geçirmekte fayda var. Bir: Doğrudan doğruya bilimsel-teknik araştırmadan ve raporlamadan sorumlu personel hemen her zaman ihtiyaca uygun sayıdadır. İki: Uzmanların ve Uzman Yardımcılarının sayısı hemen her zaman ve acil durumlar hesaba katıldıktan sonra dahi ihtiyacın üzerindedir. Üç: Orta kademedeki yöneticilikler hemen hiçbir zaman hakkınca işlevsel hale gelemeyen ve yüksek dönüş hızına tabi pozisyonlar olarak kalmıştır. Dört: Yönetici kademelere atamalar küçük kademelerde Yönetim Komitesi (Yönetim Kurulu), büyük kademelerde ise Banka Meclisi tarafından yapılır; bu kapsamda konjonktüre, atanacak kişilerin kim olduğuna ve atanacak kişileri kimin desteklediğine bağlı olarak oy takası mümkündür, olduğu herkesçe bilinir. Beş: Başkan Yardımcılarının aslen ve ikinci sıradan sorumlu oldukları Genel Müdürlükler vardır; her Başkan Yardımcısı ve kendisine bağlı Genel Müdürlükler birer feodal beylikmiş gibi düşünülebilir. Altı: Bankanın işleyişi saat gibidir. Neyin ne zaman yapılacağı bilinir, ritüeller hemen hiçbir zaman atlanmaz. Yedi: Kurum intranetinde bordro detaylarından yemek listesine, kişisel sağlık harcaması tarihçesine, kimin nereye atandığına, kurum içi raporlara ve yaklaşan sosyal aktivitelere kadar pek çok şey hakkında faydalı bilgiler yer alır. Sekiz: Hala değişmediyse, Banka personeli diğer tüm vatandaşlardan farklı olarak Merkez Bankası bünyesinde şahsi vadesiz Türk lirası mevduat hesaplarına sahiptir ve EFT işlemlerini buradan yapabilirler. Yapmaları da gerekir, yoksa maaşlarını harcayamazlar. Dokuz: Banka ahalisinin kariyer eksenli genel rahatsızlık halleri ödenekler ve benzeri artırılarak çözülür. On: Kurumda neye yaradığı bir türlü anlaşılamayan az sayıda kişi her zaman vardır ki, onlardan daha fazla sayıda olmak üzere onlar hakkında “falanca üstattır, duayendir, aslandır, kraldır, Simba’dır” diyen kişiler muhakkak bulunur.
Şimdi dönemlere bakabiliriz.
Süreyya Serdengeçti (2001-2006) veya “Maestronun El Kitabı”: Şubat 2001’deki krizden sonra göreve gelir. İktisatçıdır; Banka’nın içinden yetişmiştir, her kademenin iş tanımını, ruh halini bilir. İyi bir ekibin yaratacağı olumlu etkinin farkındadır. Teknik sahadaki sağ kolu Fatih Özatay’dır, iyi bir iktisat profesörü ve sağlam bir makine mühendisidir, bu sayede enflasyon hedeflemesine geçişin mekanizmasını da Türkiye uygulamasının esaslarını da güzelce tasarlamıştır. Fatih Özatay da ekibini iyi oluşturmuştur. Banka’nın bilimsel araştırma hacmi, raporlarının kalitesi ve iletişimdeki etkililiği bu dönemde inkâr edilemez biçimde gelişir. Süreyya Serdengeçti, kriz sonrasındaki IMF destekli programı üşenmeden il il gezerek odalara, borsalara, sair sivil toplum kuruluşlarına, ülke ülke gezerek uluslararası finansörlere anlatır. 25 Nisan 2001’de yasanan ve 05 Mayıs 2001’de yürürlüğe giren TCMB Kanunu şahsında kristalleşir. 2002-2005 arasındaki örtük enflasyon hedeflemesi ve başarılı dezenflasyon bir orkestrasyon başarısıdır. Süreyya Serdengeçti’nin üzerinde herkesçe uzlaşılan önemli özelliklerinden biri farklı birimlerden gelen farklı teknik karmaşıklıktaki veriyi ve bilgiyi iyi sentezlemek ve iletişime konu etmek olmuştur. Süreyya Serdengeçti irticalen konuşabilir, olası hemen her soruya hazırdır.
Dönemin kurum içi atamaları yerleşmiş kaidelere göre yapılmış, personelin yetişmesine ve bilgi birikimini artırmasına özen gösterilmiştir. Rüşdü Saraçoğlu döneminde kimine göre başlayan kimine göre hız kazanan kurumsal modernleşmenin olgunluk dönemi olarak bu dönemin adını verebiliriz.
Süreyya Serdengeçti görevini tamamlarken arkasında başarılı bir kurum ve saygın bir şahsi imaj bırakır.
Durmuş Yılmaz (2006-2011) veya “İdare-i Maslahatçılığın Esasları”: Siyasi iktidar her ne kadar Erdem Başçı’yı Guvernör olarak atamak istese de Başçı’nın rivayetle zamanın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in vetosundan kaçamamasını müteakip bir “uzlaşma” ismi olarak Guvernör olarak atanır. Hukuk eğitimini yarıda bırakarak kamu bursu ile gittiği İngiltere’de iktisat öğrenimi görmüştür. Atanmasını müteakip evinin kapısının önünde yığılı misafir ayakkabıları üzerinden sosyokültürel bir bombardımana uğramış ama kendisini nezih biçimde savunmasını bilmiştir. Banka’nın içinden yetiştiği için, selefi gibi kurumda neyin ne olduğunu bilir. Yakından tanıyanlarının övgülü sözleri vakidir. Başlıca yardımcısı Erdem Başçı en azından o zaman için yerinde bir seçim sayılabilir. Lisanstan elektrik-elektronik mühendisi olup devamında iktisat alanında göz dolduran bir akademisyen olarak yetişmiştir. Yakından tanıyanları zekasını ve çoğu zaman sadece zekasını överler. Durmuş Yılmaz’ın selefinin gösterdiği her duruma hazırlıklılık duruşunu göstermesi ancak Erdem Başçı sayesinde olduğu söylense çok yanlış olmaz. Nitekim Erdem Başçı zamanla siyasi iktidarın ve özellikle zamanın Ekonomi Bakanının doğrudan veya başlıca muhatabı haline gelir. Teknik yetkinlikler yerli yerinde olsa da bu gölge oyunu işi bilenler için rahatsızlık kaynağıdır.
Durmuş Yılmaz dönemi Banka’daki Başkan Yardımcılarının kurum dışında en çok konuşma yaptıkları dönemdir. Sonu gelmeyen konuşmaların, sunumların ve sunumlara eşlik eden konuşma notlarının hazırlığı Banka’daki bir veya iki kuşağı neredeyse meslekten soğutur. Durmuş Yılmaz irticalen konuşmada selefi kadar başarılı göstermez. Basına açık toplantılarda yardımcılarına da söz düşmesi gerekebilir.
Atama ve yükseltmeler konusunda siyasi iktidarın isteklerine rivayetle ne kadar direnmiş olsa da Durmuş Yılmaz görev döneminde kuruma liyakat harici gelişlerin kapısını kapayamamıştır. Önceki Guvernörün mirası olan momentum büyük ölçüde korunmakla beraber giderilmesi ancak 2016 Temmuzunun ikinci yarısında olabilecek bir sızmanın nüvesi bu döneme rastlar. Görece akademik nitelikteki kadrolarla başlayan bu sızma zamanla şeflik mertebesindeki atamalara kadar iner.
Durmuş Yılmaz döneminin merkez bankacılığı yaratıcı, riskleri keskin gören, nihayetinde gemiyi yüzdüren bir tabiattadır. Diğer taraftan, siyasi iktidarın giderek bağlayıcı bir kısıt haline getireceği düşük faiz politikasının zemini, küresel kriz döneminin düşük talep ortamıyla uyumlu biçimde, Durmuş Yılmaz döneminde oluşmuştur. Kriz döneminde politika faizlerinin kademeli olarak toplam 1050 baz puan yani %10.5 düşürülmesi tabii ki makuldür. Ancak para politikasında makullük denilen şeyin zamana yayılan, dinamik bir şey olduğunu unutmamak gerekir.
Durmuş Yılmaz görevini tamamlarken arkasında krizle yüzleşebilmiş, faizleri etkili biçimde düşürmüş ve lakin enflasyon hedefini bir defa dahi olsa yukarı güncellemiş bir kurum bırakır.
Erdem Başçı (2011-2016) veya “Bir Of Çeksem Karşıki Dağlar Yıkılır”: Başarılı akademik kariyerine, siyasi bağlarının kuvvetine ve herkesçe bilinen biatına rağmen 2006’da dönemin siyasi otoritesince Guvernör olarak atanamamış olan Erdem Başçı 2011’de az sıkıntılı bir süreçle atanır. Durmuş Yılmaz’dan görevi devir aldığı kısa törende belki ustaca yazılmış ancak tutukça söylenen bir konuşma yapar. “Hedefiniz hedefimdir” nev’inden romantik cümlelerle dolu bir konuşma. Belki bu tutukluğun nedeni kendisinin bile bu atamanın olmuşluğuna inanmamasıdır; bilmek zor.
Durmuş Yılmaz’ın görev süresinin sonuna yaklaşılırken kulislerde Erdem Başçı’dan başka birinin daha adı anılmaktadır. Bu isim Galatasaray Lisesi’nden sonra Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümünü de birincilikle tamamlamış, üzerine Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Sigortacılık Enstitüsünden doktora derecesini almış olan Mustafa İbrahim Turhan’dır. Zeki, kendince çalışkan bir insan olan, lakin haris tabiatı sınır tanımayan ve maalesef formel anlamda iktisattan zerrece anlamayan Mustafa İbrahim Turhan, Erdem Başçı ile aynı zamanlarda Durmuş Yılmaz’ın yardımcılığını yapmış, oyundaki fişlerini bir hayli yükseltmiştir. İktisada dair konuşmalarında pek anlamasa da termodinamik gibi bir alandan analojiler kullanmaktan veya kaza bu ya, o günlerde artık hangi başlıca iktisat kitabını okuyorsa o kitaptan alıntılar kullanmaktan imtina etmez. Durmuş Yılmaz’ın halefinin kim olacağının herkesin dilinde olduğu haftalarda Mustafa İbrahim Turhan popüler tabirle topa sert girer. Rivayetle partili-partisiz bağlantılarını devreye sokar.
Mustafa İbrahim Turhan’ın hikayesinin bu kadar yer tutmasının elbette bir nedeni var: Bu hikâyenin Banka’daki sonu Erdem Başçı’nın yönetim usullerinin ana karakterinin sıfır kilometre taşı olur. Erdem Başçı özellikle Başkan Yardımcılığından Guvernörlüğe atanan her guvernörün yaptığı gibi göreve gelmesini müteakip kısa bir sürede Başkan Yardımcılarının birinci ve ikinci sıradan sorumlu oldukları birimleri günceller. Bu güncellemede Mustafa İbrahim Turhan’a tanımı gereği önemli olan ancak hayatiyet arz etmeyen genel müdürlükler düşer. O zamanlar bunu duyanın aklına Obi-Wan’ın Anakin Skywalker’ın kollarını kesmesinden başka bir şey gelmemiştir. Nihayetinde Mustafa İbrahim Turhan, Banka’daki kadrolaşma esnasında gösterdiği yararlıklar göz önünde bulundurularak, terfian görevden alınır, başka pek çok kişinin daha yetkince ve daha az maliyetle gerçekleştirebileceği bir işi, Borsa İstanbul’un yönetsel rasyonalizasyonunu yürütmek üzere İstanbul’a gönderilir. Sonrasında mebus olur, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda, yanılmıyorsam, Başkan Yardımcısı olarak vazife alır.
Erdem Başçı Guvernör koltuğuna oturduktan sonra yardımcılarının şurada burada yapacakları konuşmaları sınırlar, sunumları hazırlayan ofisin sadece kendisine çalışmasını buyurur, birimlerin Banka dışı kuruluşlarla müstakilen yaptığı görüşmeleri durdurur veya bunların iznini uhdesine alır, ticari banka ve finansal kuruluşların ekonomistlerini para politikası hakkında bilgilendirmek için aylık Banka Ekonomistleri Bilgilendirme Sunumunu icat eder. Görev süresinin izleyen zamanlarında araştırma biriminin yöneticisi ile yaşadığı bir zıtlaşma sonrasında araştırma birimini de 2016 Temmuzunun ikinci yarısında görevden uzaklaştırılacak olan yetenekli ve “uyumlu” bir ekonomiste bağlar. Selefi Murat Çetinkaya’nın Banka’da vazife almasını sağlayacak olan idari kural değişikliklerini 2012’de hayata geçirir -ki bu değişikliklerin hukukiliği değilse de meşruiyeti tartışılmıştır ve daha tartışılır.
Erdem Başçı’nın kendi Başkanlık dönemi perde arkasından politika tasarımı yaptığı ve göze girdiği Başkan Yardımcılığı dönemine benzemez. Küresel şartlar zordur, toparlanma gecikmektedir, ABD ve Avrupa Merkez Bankalarından gelen politika etkileri gelişmekte olan piyasaları garip ikilemlere boğmaktadır ve daha nicesi. Başka şartlar altında yüz gülümsetecek olan finansal sermaye girişleri bile bir baş ağrısı kaynağıdır, gir dense bir derttir, girme dense ayrı bir dert. Erdem Başçı en gözde yardımcısı olan Mehmet Yörükoğlu ile beraber bu sıkıntıları bir bir aşar. İkili, Banka için geniş spektrumlu bir enstrüman demeti hazırlar. Bu demet, o zaman için, hem Banka’nın asli görevlerini yerine getirmesini hem siyasi otoritenin faizlerin düşük tutulması yönündeki baskılarını teatral biçimde göğsünde yumuşatmasını sağlamaktadır. Siyasi otoritenin inşaat eksenli büyüme ve düşük faiz hikayesini daha önce yazmıştık.
Ne var ki, işler bir zamandan sonra ters gitmeye başlar. Piyasalar görece rahatsızlaşır, kur üzerinde artış yönünde baskılar hasıl olur. Erdem Başçı silahını çekmek istediği her dönemeçte sınırlanır, hatta zamanın Başbakanı tarafından vatan hainliği ile dahi itham edilir. Rivayetle istifayı düşünür, ancak memleket sevgisi başa beladır (!), “aman” der “krizin müsebbibi ben olmayayım”. Nihayetinde Banka’nın post-modern feodal yapısı içindeki gücü sınırlanmış, Banka Meclisi’ndeki güç dengesi aleyhine dönmüş bir halde görev süresini salt Yönetim Komitesi’nin desteği ile tamamlar. Görev süresi bittiğinde akademik kulislerde eski üniversitesine veya Oran’da kurulu olan ve 2016 Temmuzunun ikinci yarısında kapatılan bir üniversiteye döneceği dedikodusu döner. Ancak, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nde (OECD) Türkiye Daimi Temsilciliği’ne Büyükelçi vazifesiyle sürgüne (!) yollanır.
Erdem Başçı görevini tamamlarken arkasında çoğu 2016 Temmuzunun ikinci yarısında görevden alınacak ve kovuşturulacak olan kişilerin işgal ettiği kadrolarla donanmış, personelinin hakkaniyete inancı körelmiş, ancak iç süreçleri daha sonra bir sosyolog veya Siyaset Bilimi ve/veya Uluslararası İlişkiler mezunu tarafından dahi yürütülebilecek ölçüde iyileştirilmiş (!) bir kurum bırakır.
Murat Çetinkaya (2016-hâlâ) veya “Neden Geldim Ankara’ya?”: Gençtir, sosyologdur, aynı zamanda Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü mezunudur. Müteakip akademik çalışmalarını henüz tamamlamadığı, tamamladıysa bile yazdığı tezlere ulaşılamadığı biliniyor. Önce bir katılım bankasında sonra bir kamu bankasında sonra başka bir katılım bankasında hızla yükselmiş, Merkez Bankasına atanabilmesi için adresine teslim bir yönetmelik değişikliğine mazhar olmuş ve nihayetinde 2016’da Guvernör olarak atanmıştır. Yardımcıları ve çoğu genel müdürü dahil olmak üzere yakın alt kadrosunun da iktisat bilgisi ve iktisat politikası alanındaki görgüsü zayıftır.
Göreve gelmesinin üzerinden fazla süre geçmeden Banka Ekonomistleri Bilgilendirme Sunumunu kaldırır. Rivayet odur ki, piyasaların işleyişine ve para politikasına dair soruları irticalen cevaplamakta sıkıntılar yaşar. Banka’nın iç işleyişini herhangi bir şirketteki gibi rasyonelleştirmeyi hedef edinir, bu yönde projelere imza atar. Murat Çetinkaya döneminde hazırlanan Banka web sitesi mükemmeldir, zira turkuaz insana dinginlik veren bir renktir. Sair şeyler alla turca olmuş, ne gam! Evet bu sefer parantez dışında bir ünlem, anlamı aynı kalsa da.
Bu tarihçe önemli bir tarihçe. İçindeki bilginin bir kısmı eşyanın tabiatı gereği rivayete dayanıyor olmakla birlikte, anılan dönemleri doğru düzgün karakterize etmenin başka bir yolu da yok. Bürokratik bir tarihçe hazırlamak başka bir ülkede, mesela Almanya’da, çok kolay olabilirdi, kayıtlar tam olurdu ve bunlara ulaşılabilirdi. Ama bu iş bizde çok zor. Özellikle kurum içi atamalar söz konusu olduğunda, atanacak isim üzerinde ancak yüzde yüz uzlaşıldığında ilgili atama yazısının yazılıp imza edildiği bir dönemden geçiyoruz. Banka’da bir pozisyona atanan bir ismin hak eden veya önerilen ilk isim olup olmadığını bilmiyoruz, çünkü son yılların anlayışı “alttan öner, üstten kabul ise ata, üstten veto ise başa dön” şeklindeki algoritmayı yazıya dökerek uygulamak yerine “isimde uzlaşalım, kâğıt tasarrufu olsun” şeklinde adlandırılabilecek bir yöntem izliyor. Bu nedenle kurum içi atamaların resmi ayak izlerinden hukukilik veya meşruiyet analizi yapmak ne bugün ne gelecekte mümkün olacak. Bir ümit, gelecekte bir gün birileri sicil-performans notları arşivini ve bununla eş zamanlı olarak tedviren yapılan atamaların kayıtlarını elden geçirir de Sezar mezarında ters dönmez.
Bu tarihçe önemli bir tarihçe. Zira son dönemde para politikasında görülen zafiyetin kökü burada gizli. Bir tasarım problemi olarak para politikasının nasıl kötü ele alınmış ve ancak yakın zamanda, o da piyasadaki sıkıntılar lafla çözülemeyecek boyuta geldiği için, çözülmüş gibi olduğu bu tarihçeye bakılmadan anlaşılamaz.
Başlangıçta tasarımın maharet, basiret ve izzetinefis istediğini söylemiştik. Şimdi notlandırmaya geçersek, Süreyya Serdengeçti dönemi üçünden de sağlam birer “A” alır. Durmuş Yılmaz dönemi maharet ve izzetinefisten “A”, basiretten “B” alır. Erdem Başçı dönemi maharetten “A”, basiretten ve izzetinefisten “C” alır. Murat Çetinkaya dönemi ise, takvim yaprağı itibarıyla, maharetten “B”, basiretten “D” alır. İzzetinefistense olsa olsa bütünlemeyle geçer. Bakalım zaman ne gösterecek?
2018-06-08
Gündeme dair 5: Bankacılık sektörü bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında
Gündeme dair 5, 07 Haziran 2018
Bankacılık sektörü bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında
Küresel mali krizin büyük dalgalarının yatıştığı ama biraz daha ufaklarının hala kıyılara vurduğu zamanlardan birinde, bankacılık sektörü bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında kendini garip bir açmazın içinde buldu. 2001 krizinden büyük hasarla çıkıp yeniden yapılandırıldığından beri basit bir hayatı vardı, standart bankacılık denilen ne ise onu yapıyor, geçmişte olsa belki umursamaya tenezzül bile etmeyeceği sayısız düzenlemeye uygun kalmaya çalışıyordu. Ama bu sabah her şey bambaşkaydı. Küresel krizin etkileri zayıflıyor gibi görünse de yurt içindeki hikaye yeni başlıyordu. Ekonomi hakkında yorum yapanların çoğu tabii bilimler konusunda naif kaldığından olsa gerek, benzetmelerin çarkların dönmemesi ile sınırlı kaldığını belirtmek yeter. Çarklar dönmüyordu, ekonomi ruhsuzlaşmıştı, hayat enerjisi çekilmişti, artık ne denirse. Kısacası ekonomiyi büyüme yönünde uyaran bir şey yoktu. Son Uluslararası Para Fonu programı tamamlandıktan sonra ekonomi yönetimi dikiş tutmamış, bilinçsiz veya cahilce denebilecek bir garabete dönüşmüştü. Ama bu sabah her şey bambaşkaydı. Türkiyeli bilim insanları yakın geçmişte betonarme denilen bir yapı tekniği geliştirmişlerdi. Beton tek başına kırılgandı, demir ise esnek. Demiri betonun içine koyunca her şey süper oluyordu. Taşıyıcılıksa taşıyıcılık, esneklikler esneklik, yalıtımsa yalıtım. Dahası, bu yeni teknik sayesinde yirmi, otuz, kırk katlı binalar yapabiliyordunuz. Bu milli ve yerli yenilik, memleket insanının hasretle ve aşkla kucakladığı tek yenilikti dense yeridir. Bu sabah her şey bambaşkaydı.
Ülkeyi yönetenlerin ekonomi danışmanları bu yeniliğin ekonomiye canlılık getireceğini hesaplamışlardı. Hesaplamasalar öylesine ümit vaat ederek konuşmazlardı. Bu beton işi adeta bir devridaim makinesi idi. Bir kere başlattığınızda bitmeyen, sönümlenmeyen hareket, ilahi bir mucize, bir saadet kaynağı. Bankacılık sektörünün açmazı da bu noktada ortaya çıktı. Ne sabahtı ama.
Bu beton denen nesnenin finanse edilmesi lâzımdı. Eşyanın tabiatı gereği uzun vadeli finanse edilmesi lâzımdı. Bankacılığın tabiatı gereği görece kısa vadeli fonlarla finanse edilmesi lâzımdı. Konjonktür gereği düşük faiz oranlarıyla finanse edilmesi lâzımdı. Bir de, ülke sathında finanse edilmesi lâzımdı. Bu lüzum listesini yatağının başucuna asılı bulduğunda bankacılık sektörü nasıl sıkıntılı bir hale düştüğünü anlar gibi oldu.
2001 krizinden sonraki düzenlemelerle beraber olabildiğince sade bir yapıya kavuşmuş olan bankaların portföylerini tek tip alacaklarla doldurmaları tabii ki işin tabiatına aykırıydı. Bunun zamanın düşük faiz oranlarında yapılmasının banka değerini büyük ölçüde müteakip faiz gelişmelerine hassas hale getireceği de açıktı. Hal böyle iken bankaların sektör örgütleri aracılığıyla sektör genelini kapsayan bir global risk analizi yapmaları ve sonuçlarını politika yapıcılarla istişare etmeleri en doğrusu olabilirdi, ama olmadı.
Sonuç, bankacılık sektörünün Merkez Bankasının organik bir uzantısı olmaktan kaçamadığı, yarı merkezi yarı piyasa diyebileceğimiz garip bir yapı oldu. Merkez Bankası faizleri piyasa temellerinden kopuk düşsel bir alemde oluştururken bankacılık sektörü bunu izledi durdu. Belki zamanın düşük faiz ortamının sonsuza kadar süreceğine inandıklarından, belki siyasi otoritenin muhtemel yaptırımlarından korktuklarından hikaye böylece devam etti.
İddiam o ki, bankacılık sektörü zamanla siyasi otoritenin saplantılı düşük faiz politikasının destekçisi haline geldi. Bunu ileriki dönemlerde yapılacak veriye dayalı çalışmalarla sınamak mümkün. Ancak şu ana kadar sektörce yayımlanan analitik çalışmaların sistemik bir riskin biriktiğini işaret etmediğini veya etmekten imtina ettiğini pek ala biliyoruz. “Yani” diyecek olanlar için: bankacılık sektörü mesleğin tanımında yer alan yediemin olma vazifesini, belki istemeyerek de olsa, ihmal etti. Anlayan için bu ağır laftır.
Gelecek yazı: Tasarım maharet, basiret ve izzetinefis ister
Bankacılık sektörü bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında
Küresel mali krizin büyük dalgalarının yatıştığı ama biraz daha ufaklarının hala kıyılara vurduğu zamanlardan birinde, bankacılık sektörü bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında kendini garip bir açmazın içinde buldu. 2001 krizinden büyük hasarla çıkıp yeniden yapılandırıldığından beri basit bir hayatı vardı, standart bankacılık denilen ne ise onu yapıyor, geçmişte olsa belki umursamaya tenezzül bile etmeyeceği sayısız düzenlemeye uygun kalmaya çalışıyordu. Ama bu sabah her şey bambaşkaydı. Küresel krizin etkileri zayıflıyor gibi görünse de yurt içindeki hikaye yeni başlıyordu. Ekonomi hakkında yorum yapanların çoğu tabii bilimler konusunda naif kaldığından olsa gerek, benzetmelerin çarkların dönmemesi ile sınırlı kaldığını belirtmek yeter. Çarklar dönmüyordu, ekonomi ruhsuzlaşmıştı, hayat enerjisi çekilmişti, artık ne denirse. Kısacası ekonomiyi büyüme yönünde uyaran bir şey yoktu. Son Uluslararası Para Fonu programı tamamlandıktan sonra ekonomi yönetimi dikiş tutmamış, bilinçsiz veya cahilce denebilecek bir garabete dönüşmüştü. Ama bu sabah her şey bambaşkaydı. Türkiyeli bilim insanları yakın geçmişte betonarme denilen bir yapı tekniği geliştirmişlerdi. Beton tek başına kırılgandı, demir ise esnek. Demiri betonun içine koyunca her şey süper oluyordu. Taşıyıcılıksa taşıyıcılık, esneklikler esneklik, yalıtımsa yalıtım. Dahası, bu yeni teknik sayesinde yirmi, otuz, kırk katlı binalar yapabiliyordunuz. Bu milli ve yerli yenilik, memleket insanının hasretle ve aşkla kucakladığı tek yenilikti dense yeridir. Bu sabah her şey bambaşkaydı.
Ülkeyi yönetenlerin ekonomi danışmanları bu yeniliğin ekonomiye canlılık getireceğini hesaplamışlardı. Hesaplamasalar öylesine ümit vaat ederek konuşmazlardı. Bu beton işi adeta bir devridaim makinesi idi. Bir kere başlattığınızda bitmeyen, sönümlenmeyen hareket, ilahi bir mucize, bir saadet kaynağı. Bankacılık sektörünün açmazı da bu noktada ortaya çıktı. Ne sabahtı ama.
Bu beton denen nesnenin finanse edilmesi lâzımdı. Eşyanın tabiatı gereği uzun vadeli finanse edilmesi lâzımdı. Bankacılığın tabiatı gereği görece kısa vadeli fonlarla finanse edilmesi lâzımdı. Konjonktür gereği düşük faiz oranlarıyla finanse edilmesi lâzımdı. Bir de, ülke sathında finanse edilmesi lâzımdı. Bu lüzum listesini yatağının başucuna asılı bulduğunda bankacılık sektörü nasıl sıkıntılı bir hale düştüğünü anlar gibi oldu.
2001 krizinden sonraki düzenlemelerle beraber olabildiğince sade bir yapıya kavuşmuş olan bankaların portföylerini tek tip alacaklarla doldurmaları tabii ki işin tabiatına aykırıydı. Bunun zamanın düşük faiz oranlarında yapılmasının banka değerini büyük ölçüde müteakip faiz gelişmelerine hassas hale getireceği de açıktı. Hal böyle iken bankaların sektör örgütleri aracılığıyla sektör genelini kapsayan bir global risk analizi yapmaları ve sonuçlarını politika yapıcılarla istişare etmeleri en doğrusu olabilirdi, ama olmadı.
Sonuç, bankacılık sektörünün Merkez Bankasının organik bir uzantısı olmaktan kaçamadığı, yarı merkezi yarı piyasa diyebileceğimiz garip bir yapı oldu. Merkez Bankası faizleri piyasa temellerinden kopuk düşsel bir alemde oluştururken bankacılık sektörü bunu izledi durdu. Belki zamanın düşük faiz ortamının sonsuza kadar süreceğine inandıklarından, belki siyasi otoritenin muhtemel yaptırımlarından korktuklarından hikaye böylece devam etti.
İddiam o ki, bankacılık sektörü zamanla siyasi otoritenin saplantılı düşük faiz politikasının destekçisi haline geldi. Bunu ileriki dönemlerde yapılacak veriye dayalı çalışmalarla sınamak mümkün. Ancak şu ana kadar sektörce yayımlanan analitik çalışmaların sistemik bir riskin biriktiğini işaret etmediğini veya etmekten imtina ettiğini pek ala biliyoruz. “Yani” diyecek olanlar için: bankacılık sektörü mesleğin tanımında yer alan yediemin olma vazifesini, belki istemeyerek de olsa, ihmal etti. Anlayan için bu ağır laftır.
Gelecek yazı: Tasarım maharet, basiret ve izzetinefis ister
Gündeme dair 4: Kontrollü yıkım mümkün değil mi?
Gündeme dair 4, 30 Mayıs 2018
Kontrollü yıkım mümkün değil mi?
İçinden geçtiğimiz şu günlerde ekonomi yönetimi doğru düzgün bir duruş almazsa özellikle inşaat sektörünün hızlı daralmasıyla tetiklenecek bir kriz üzerine düşünüyorduk en son. Orada Merkez Bankası tarafından güvenilir bir faiz politikasının ortaya konmadığı varsayımı altında, kuvvetli sermaye çıkışlarının diğer olumsuzluklarla el ele gideceğini öngörmüştük. Tam bu arada Banka, memleket hayrına olacağını umduğum bir şey yaptı ve aşağıdaki basın duyurusunu yayımladı. Devamında rahat referans verebilmek için kendi dizgime göre satırları numaralandırdım:
Beşinci satırda “sadeleşme” sürecinin tamamlanmasından söz ediliyor. Aslında şu ana kadar ciddi bir sadeleştirmeden söz edilemeyeceğine göre “tamamlanma” kelimesi yerinde olmamış. Bir de sadeleşme dememek gerekir. Zira burada bilinçli bir politika eyleminden söz ediyoruz. Sadeleştirme demek yerinde olurmuş.
Yedinci ile onuncu satırlar arasında yeni çerçeve kısaca anlatılıyor. Burada, haftalık repo faiz oranının Banka’nın politika faizi olarak benimsendiği ve gecelik fonlamanın bu oranı 150 baz puan yukarıdan ve aşağıdan çevreleyen bir bant içinde belirleneceği söyleniyor. Henüz açıklanmayan ayrıntılar bir yana bırakılırsa, bu değişiklik bizi sistemin 20 Mayıs 2010 tarihindeki sadeliğine geri taşıyor. Meraklısı için: daha öncesinde 01 Şubat 2002 ile 20 Mayıs 2010 arasında gecelik repo faiz oranı politika faiz oranı olarak kullanılıyordu.
Dışarıdan salt teknik anlamda bir sadeleştirme olarak görünse de hakkıyla tamamlandığında bu değişikliğin Merkez Bankası’nı eski etkili günlerine döndürme ihtimali yüksek. Değişiklik, Banka’nın asli görevine dönüşünün önemli bir kilometre taşı olabilir.
On birinci satırda yeni çerçevenin 01 Haziran günü devreye alınacağı söyleniyor. Bu isabetli olmuş, Para Politikası Kurulu’nun 07 Haziran toplantısına kadar piyasa tepkilerini gözleyip ölçme şansını kendisine tanımış olması iyi. Sevilen benzetmelerden seçersek, aracın yol tutuşunu ve direksiyon boşluklarını bilmek her daim iyidir.
On ikinci satırda masum görünen ama yakın geçmişin tecrübeleri ışığında güvenden ziyade şüpheyle okunması gereken bir cümle geliyor: “Teknik ayrıntılar ayrıca duyurulacaktır.” Yani değişiklik Banka’nın asli görevine dönüşünün önemli bir kilometre taşı olmayabilir de. Peki hangi şartlarda olmayabilir? Bunu Haziran ayının sekizine bırakalım, malum yaratıcılıkta sınır yok. O yaratıcılık ki zamanın birinde zamanın Merkez Bankası Başkanı’na -mealen- para politikası tepkisini saniye hatta an bazında tasarlayabildiklerini söyletmişti.
Konumuza dönersek, kontrollü yıkım mümkün mü, değil mi? Kastettiğim basitçe şu: madem ki dikkate değer bir yavaşlama geliyor, madem ki bunun kaçınılmaz görünen olumsuz etkileri olacak, niçin durumu önden karşılayıp yavaşlamanın hızını yönetmeye çalışmıyoruz? Kendini gerçekleyen bekleyişlerin hâkim olduğu bir dünyada krizin şüyuunun vukuundan beter olduğu düşünülürse bu safça bir soru gibi görünebilir. Değil; elimizdeki mevcut vakada -ki buna ülkemizin iktisadi yakın geleceğinin tayini de diyebiliriz- soru gayet yerinde. Nitekim Merkez Bankası’nın duyurusunun ima ettiği bu olabilir.
Banka Haziran ayının ilk haftasındaki tecrübelerinden de yararlanarak 07 Haziran toplantısında sadeleştirilmiş faiz demetini yukarı yönde değiştirirse yurt içinde dövize olan yönelimi lira yönüne çevirebilir. Bu diğer şeyler sabitken kur zararlarının görece azalması anlamına gelecektir. Aynı toplantıda Banka önümüzdeki aylarda faizlerin biraz daha artabileceğinin kuvvetli bir sinyalini verirse, anlarız ki yeni bir büyüme hikayesinin kapısı açılmış veya en azından eskisinin sona erdiği kabul görmüş. Bu durumda önceki yazının sonunda yer alan senaryo şöyle değişir:
-1- İnşaat sektörünün daralacağı öngörüsünde bir değişiklik olmaz. Halihazırda süren daralma kabul edilmiş hatta politika yapıcı tarafından desteklenmiş olur. İflaslar olabilir ancak olabildiğince seçici bir biçimde. Kötü iş yapanlar elenir, iyiler kalır.
-2- İnşaatın ileri-geri bağlantılarının etkileri görece sınırlı biçimde ortaya çıkar.
-3- Bu sektörlerin banka kredileri kısmen ödenemez hale gelse de bankalar için kurallı ve seçici bir yapılandırma programı tasarlanarak kredi portföyünün bozulması sınırlandırılabilir. İsveç’in 1990’lardaki krizinde ve Türkiye’nin 2001 krizi sonrasındaki İstanbul Yaklaşımında yeterli bilgi oluşmuştu.
(Merkez Bankası düzgün bir duruş aldığı için faiz kayıplarına maruz kalma derecesi ile kur kayıplarına maruz kalma derecesi yeni bir teraziye oturacaktır.)
-4- Finans dışı kesimin yurt dışı yükümlülüklerinde ödeme güçlükleri temel senaryomuzdaki kadar şiddetli gelişmez. Ülkenin ve başlıca banka ve holdinglerin kredi değerlikleri değişmeyebilir.
-5- Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası ile rutin misyonlar hariç yakın gelecekte bir buluşma yaşanmaz. Muhtemeldir ki, Uluslararası Para Fonu Türkiye ekonomisi için geçtiğimiz ay yayımladığı Dördüncü Madde Konsültasyon Raporundaki makroekonomik projeksiyonları yeniden ele alır.
Özetle, Merkez Bankası’nın parti siyasetinden ayrışma derecesi Türkiye’nin küresel ekonomiden ayrışma derecesini belirleyecektir. Gönlüm tabii ki Banka’nın ormanda on kaplan gücünde olduğu zamanlarına dönmesinde.
Gelecek yazı: Bankacılık sektörü bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında
Kontrollü yıkım mümkün değil mi?
İçinden geçtiğimiz şu günlerde ekonomi yönetimi doğru düzgün bir duruş almazsa özellikle inşaat sektörünün hızlı daralmasıyla tetiklenecek bir kriz üzerine düşünüyorduk en son. Orada Merkez Bankası tarafından güvenilir bir faiz politikasının ortaya konmadığı varsayımı altında, kuvvetli sermaye çıkışlarının diğer olumsuzluklarla el ele gideceğini öngörmüştük. Tam bu arada Banka, memleket hayrına olacağını umduğum bir şey yaptı ve aşağıdaki basın duyurusunu yayımladı. Devamında rahat referans verebilmek için kendi dizgime göre satırları numaralandırdım:
[1] Sayı: 2018-21
[2] 28 Mayıs 2018
[3] Para Politikası Operasyonel Çerçevesine İlişkin Basın Duyurusu
[4] Para politikası operasyonel çerçevesine ilişkin
[5] sadeleşme sürecinin tamamlanmasına karar verilmiştir.
[6] Bu doğrultuda;
[7] -Bir hafta vadeli repo ihale faiz oranı Merkez Bankası politika faizi olacaktır.
[8] Bu oran, mevcut fonlama faizine (%16,50) eşitlenecektir.
[9] -Merkez Bankası gecelik vadede borçlanma ve borç verme oranları bir hafta
[10] vadeli repo ihale faiz oranına kıyasla -/+ 150 baz puanlık bir marj ile belirlenecektir.
[11] Yeni operasyonel çerçevenin uygulanmasına 1 Haziran 2018 tarihinde başlanacaktır.
[12] Teknik ayrıntılar ayrıca duyurulacaktır.
[13] Kamuoyunun bilgisine sunulur.
[2] 28 Mayıs 2018
[3] Para Politikası Operasyonel Çerçevesine İlişkin Basın Duyurusu
[4] Para politikası operasyonel çerçevesine ilişkin
[5] sadeleşme sürecinin tamamlanmasına karar verilmiştir.
[6] Bu doğrultuda;
[7] -Bir hafta vadeli repo ihale faiz oranı Merkez Bankası politika faizi olacaktır.
[8] Bu oran, mevcut fonlama faizine (%16,50) eşitlenecektir.
[9] -Merkez Bankası gecelik vadede borçlanma ve borç verme oranları bir hafta
[10] vadeli repo ihale faiz oranına kıyasla -/+ 150 baz puanlık bir marj ile belirlenecektir.
[11] Yeni operasyonel çerçevenin uygulanmasına 1 Haziran 2018 tarihinde başlanacaktır.
[12] Teknik ayrıntılar ayrıca duyurulacaktır.
[13] Kamuoyunun bilgisine sunulur.
Kullanılan dilin biçimi ve doküman formatı itibarıyla bu duyuruda anormal bir şey yok ve en azından Haziran başına kadar ortamı rahatlatıcı bir şey söyleniyor. Bazı satırlara bakalım:
Beşinci satırda “sadeleşme” sürecinin tamamlanmasından söz ediliyor. Aslında şu ana kadar ciddi bir sadeleştirmeden söz edilemeyeceğine göre “tamamlanma” kelimesi yerinde olmamış. Bir de sadeleşme dememek gerekir. Zira burada bilinçli bir politika eyleminden söz ediyoruz. Sadeleştirme demek yerinde olurmuş.
Yedinci ile onuncu satırlar arasında yeni çerçeve kısaca anlatılıyor. Burada, haftalık repo faiz oranının Banka’nın politika faizi olarak benimsendiği ve gecelik fonlamanın bu oranı 150 baz puan yukarıdan ve aşağıdan çevreleyen bir bant içinde belirleneceği söyleniyor. Henüz açıklanmayan ayrıntılar bir yana bırakılırsa, bu değişiklik bizi sistemin 20 Mayıs 2010 tarihindeki sadeliğine geri taşıyor. Meraklısı için: daha öncesinde 01 Şubat 2002 ile 20 Mayıs 2010 arasında gecelik repo faiz oranı politika faiz oranı olarak kullanılıyordu.
Dışarıdan salt teknik anlamda bir sadeleştirme olarak görünse de hakkıyla tamamlandığında bu değişikliğin Merkez Bankası’nı eski etkili günlerine döndürme ihtimali yüksek. Değişiklik, Banka’nın asli görevine dönüşünün önemli bir kilometre taşı olabilir.
On birinci satırda yeni çerçevenin 01 Haziran günü devreye alınacağı söyleniyor. Bu isabetli olmuş, Para Politikası Kurulu’nun 07 Haziran toplantısına kadar piyasa tepkilerini gözleyip ölçme şansını kendisine tanımış olması iyi. Sevilen benzetmelerden seçersek, aracın yol tutuşunu ve direksiyon boşluklarını bilmek her daim iyidir.
On ikinci satırda masum görünen ama yakın geçmişin tecrübeleri ışığında güvenden ziyade şüpheyle okunması gereken bir cümle geliyor: “Teknik ayrıntılar ayrıca duyurulacaktır.” Yani değişiklik Banka’nın asli görevine dönüşünün önemli bir kilometre taşı olmayabilir de. Peki hangi şartlarda olmayabilir? Bunu Haziran ayının sekizine bırakalım, malum yaratıcılıkta sınır yok. O yaratıcılık ki zamanın birinde zamanın Merkez Bankası Başkanı’na -mealen- para politikası tepkisini saniye hatta an bazında tasarlayabildiklerini söyletmişti.
Konumuza dönersek, kontrollü yıkım mümkün mü, değil mi? Kastettiğim basitçe şu: madem ki dikkate değer bir yavaşlama geliyor, madem ki bunun kaçınılmaz görünen olumsuz etkileri olacak, niçin durumu önden karşılayıp yavaşlamanın hızını yönetmeye çalışmıyoruz? Kendini gerçekleyen bekleyişlerin hâkim olduğu bir dünyada krizin şüyuunun vukuundan beter olduğu düşünülürse bu safça bir soru gibi görünebilir. Değil; elimizdeki mevcut vakada -ki buna ülkemizin iktisadi yakın geleceğinin tayini de diyebiliriz- soru gayet yerinde. Nitekim Merkez Bankası’nın duyurusunun ima ettiği bu olabilir.
Banka Haziran ayının ilk haftasındaki tecrübelerinden de yararlanarak 07 Haziran toplantısında sadeleştirilmiş faiz demetini yukarı yönde değiştirirse yurt içinde dövize olan yönelimi lira yönüne çevirebilir. Bu diğer şeyler sabitken kur zararlarının görece azalması anlamına gelecektir. Aynı toplantıda Banka önümüzdeki aylarda faizlerin biraz daha artabileceğinin kuvvetli bir sinyalini verirse, anlarız ki yeni bir büyüme hikayesinin kapısı açılmış veya en azından eskisinin sona erdiği kabul görmüş. Bu durumda önceki yazının sonunda yer alan senaryo şöyle değişir:
-1- İnşaat sektörünün daralacağı öngörüsünde bir değişiklik olmaz. Halihazırda süren daralma kabul edilmiş hatta politika yapıcı tarafından desteklenmiş olur. İflaslar olabilir ancak olabildiğince seçici bir biçimde. Kötü iş yapanlar elenir, iyiler kalır.
-2- İnşaatın ileri-geri bağlantılarının etkileri görece sınırlı biçimde ortaya çıkar.
-3- Bu sektörlerin banka kredileri kısmen ödenemez hale gelse de bankalar için kurallı ve seçici bir yapılandırma programı tasarlanarak kredi portföyünün bozulması sınırlandırılabilir. İsveç’in 1990’lardaki krizinde ve Türkiye’nin 2001 krizi sonrasındaki İstanbul Yaklaşımında yeterli bilgi oluşmuştu.
(Merkez Bankası düzgün bir duruş aldığı için faiz kayıplarına maruz kalma derecesi ile kur kayıplarına maruz kalma derecesi yeni bir teraziye oturacaktır.)
-4- Finans dışı kesimin yurt dışı yükümlülüklerinde ödeme güçlükleri temel senaryomuzdaki kadar şiddetli gelişmez. Ülkenin ve başlıca banka ve holdinglerin kredi değerlikleri değişmeyebilir.
-5- Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası ile rutin misyonlar hariç yakın gelecekte bir buluşma yaşanmaz. Muhtemeldir ki, Uluslararası Para Fonu Türkiye ekonomisi için geçtiğimiz ay yayımladığı Dördüncü Madde Konsültasyon Raporundaki makroekonomik projeksiyonları yeniden ele alır.
Özetle, Merkez Bankası’nın parti siyasetinden ayrışma derecesi Türkiye’nin küresel ekonomiden ayrışma derecesini belirleyecektir. Gönlüm tabii ki Banka’nın ormanda on kaplan gücünde olduğu zamanlarına dönmesinde.
Gelecek yazı: Bankacılık sektörü bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında
Gündeme dair 3: Gelen krizin ana hatları
Gündeme dair 3, 28 Mayıs 2018
Gelen krizin ana hatları
Ekonomi yönetimimizin başarısız olduğu aşikâr. Aslında uzun zamandır öyleydi. Ama ne hikmetse bunun adı konulamıyordu. Hikmetin kaynağında erkene alınan seçim takviminin olduğunu düşünmek sanırım yanlış olmaz. Hayır, dış güçler, üst akıl ve benzeri değil sözünü ettiğim. Sadece seçimle gelen belirsizlik tablosu şartların ele alınış biçimini etkiliyor. Nitekim tersi akla aykırı olurdu.
Kontrolden çıkan enflasyona Merkez Bankasının faiz artırımı ile tepki vermesi gerektiği, faiz araçlarının yapısını sadeleştirmesi gerektiği açık. Faiz artırımları beklendiği gibi yapılmadığında, en azından örtüsüz faiz paritesi şartı bize ulusal para birimimizin değerinin aşınacağını söylüyor. Dahası da var: şayet ülkeye dair risk algısı kuvvetlendi ise artık örtüsüz parite şartı yetmiyor. Şartın risk primini içerecek şekilde ele alınması gerekiyor. Zira önümüzdeki günlerde anlayıp adını koyacağımız üzere yetersiz büyüklükteki faiz artışları sadece bir faiz-kur spiralinin kapısını aralayacak.
Parite şartları ve benzeri üzerinden getirilen açıklamalar yanlış olmamakla beraber, problemin köküne dair bir şey söylemiyor. Liradaki değer kaybının niçin son haftalarda önceki iki yıldakine kıyasla daha vurgulu olduğunu da söylemiyor. İnşaat-emlak hadisesine kaptırmamın nedeni sanırım bu. En az sayıda değişkenle en çok şeyi tasvir edebilmek kaygısıyla hareket edince, sistemde zaten yer alıp da yönünü en çok değiştiren değişkene odaklanıyorum. Bu Occam veya dileyen için Ockham Usturası prensibidir. “Gerekli değilse şeylerin -burada değişkenlerin- sayısını artırmayın” der.
Ustura yaklaşımı, 2017 yılının Kasım ayından bu yana önce duraklayan sonra tedricen azalan konut satışlarını başımıza gelen tüm tersliklerin sebebi olarak ele almamıza da izin vermiyor. Sadece son iki ayın ve özelde son bir ayın bir muhasebesini yaparken sırtımızı buna yaslayabiliriz. Nitekim düşünce çizgimizin havada kalmaması için 2001 krizinden bu yana başımızdan geçenleri, yapılanları ve yapılmayanları ilk yazıda maddeler halinde özetlemiştik. Ekonomik politikaları yapanlar için bu bir “ne ekersen onu biçersin” dersidir.
Konunun kendisine dönersek: bankacı ve yatırımcı meslektaşlarımın ilgisinin azalan konut satışlarına kaydığını küçük sohbetlerimizde fark etmem çok geriye gitmiyor. Ancak Nisan ortasında derslerimin birine konuk olarak katılan bir meslektaşım slaytlarından birinde satışlardaki daralmayı gösterdiğinde bunu bir sinyal olarak okuyorum. Kasım-Aralık döneminde öğrencilerimin yapmaktan korktuğu tespit artık uluslararası yatırım tavsiyelerinde bulunan bir kurumun analitik sunumundadır. Bu, ekonomik çarkların duracağına dair bir işaret fişeğidir. Anlaşılan o ki, fişek pek ala görülmüştür. Faizlerin baskılandığı bir ortamda bıyıklı veya bıyıksız döviz sahiplerinin beklentilerini ve tahminlerini değiştireceği açık olmalı. Hayır, dış güçler değil, her bir dersimize izini vuran rasyonel yatırımcı davranışı bu.
Ekonomi yönetiminin bu durumun farkında olması gerektiğini varsaymak yerinde olur. Ne var ki, yapılabileceklerin çoğu iktisadi daralma getireceğinden, bunları yapmak yerine seçim takvimini değiştirmek akla yatmış olmalı. Bu da bazı derslerimizde anlattığımız kısa vadeci siyasetçi davranışı oluyor. Seçim takvimindeki değişikliğin eldeki iktisadi problemin olumsuzluklarını artıracağı düşünülebilir.
Lafı uzatmadan, gelen krizin ana hatlarına bakalım:
-1- İnşaat sektöründeki daralma bir çöküşe dönüşüyor, iflaslar ilan ediliyor.
-2- Bu çöküş inşaatın ileri-geri bağlantıları sayesinde hızlı ve şiddetli bir çarpan etkisi ile sair sektörleri daraltıyor.
(Bu iki maddedeki gelişmelerin adı ancak metot gereği gecikmeli olarak yayımlanan Gayrı Safi Yurtiçi Hasıla ve Sanayi Üretim Endeksi verileri gelince anlayabiliyoruz.)
-3- Aynı esnada bu sektörlerin banka kredileri ihmal edilemez ölçüde ödenemez hale geliyor. Ödenmeyen kredilerin takibiyle ödenebilir nitelikte olsa da bazı kredilerin geri çağrılması gündeme geliyor. Aslında iyi bilinmesi gereken “banka bilançoları ile sektör bilançoları birbirinin ayna görüntüsüdür” bilgisi yeniden öğreniliyor.
(Bu maddedeki gelişmelerin okunması ise 45-90 gün arası bir gecikme ile olabiliyor.)
(Merkez Bankası tarafından güvenilir bir faiz politikasının ortaya konmadığı varsayımı altında, kuvvetli sermaye çıkışları yukarıdaki olaylarla el ele gidiyor.)
-4- Öncekilerle içi içe geçen bir tabiatta olmak üzere, finans dışı kesimin yurt dışı yükümlülüklerinde ödeme güçlükleri ortaya çıkıyor. Muhtemelen bu aşamada ülke kredi değerliği notu ve tanım gereği ülkedeki başlıca banka ve holdinglerin notları düşüyor.
-5- Önce Uluslararası Para Fonu ile ve biraz sonrasında Dünya Bankası ile masaya oturma vakti geliyor.
Sonrasının malum olduğunu söylemek kolaya kaçmak olurdu. Zira, ekonomimizin büyüklüğü de karmaşıklığı da 2001 yılındakinden farklı. Yeni krizimizin enkaz temizliği sonu kestirilemeyen bir zaman dilimine yayılıyor.
Gelecek yazı: Kontrollü yıkım mümkün değil mi?
Gelen krizin ana hatları
Ekonomi yönetimimizin başarısız olduğu aşikâr. Aslında uzun zamandır öyleydi. Ama ne hikmetse bunun adı konulamıyordu. Hikmetin kaynağında erkene alınan seçim takviminin olduğunu düşünmek sanırım yanlış olmaz. Hayır, dış güçler, üst akıl ve benzeri değil sözünü ettiğim. Sadece seçimle gelen belirsizlik tablosu şartların ele alınış biçimini etkiliyor. Nitekim tersi akla aykırı olurdu.
Kontrolden çıkan enflasyona Merkez Bankasının faiz artırımı ile tepki vermesi gerektiği, faiz araçlarının yapısını sadeleştirmesi gerektiği açık. Faiz artırımları beklendiği gibi yapılmadığında, en azından örtüsüz faiz paritesi şartı bize ulusal para birimimizin değerinin aşınacağını söylüyor. Dahası da var: şayet ülkeye dair risk algısı kuvvetlendi ise artık örtüsüz parite şartı yetmiyor. Şartın risk primini içerecek şekilde ele alınması gerekiyor. Zira önümüzdeki günlerde anlayıp adını koyacağımız üzere yetersiz büyüklükteki faiz artışları sadece bir faiz-kur spiralinin kapısını aralayacak.
Parite şartları ve benzeri üzerinden getirilen açıklamalar yanlış olmamakla beraber, problemin köküne dair bir şey söylemiyor. Liradaki değer kaybının niçin son haftalarda önceki iki yıldakine kıyasla daha vurgulu olduğunu da söylemiyor. İnşaat-emlak hadisesine kaptırmamın nedeni sanırım bu. En az sayıda değişkenle en çok şeyi tasvir edebilmek kaygısıyla hareket edince, sistemde zaten yer alıp da yönünü en çok değiştiren değişkene odaklanıyorum. Bu Occam veya dileyen için Ockham Usturası prensibidir. “Gerekli değilse şeylerin -burada değişkenlerin- sayısını artırmayın” der.
Ustura yaklaşımı, 2017 yılının Kasım ayından bu yana önce duraklayan sonra tedricen azalan konut satışlarını başımıza gelen tüm tersliklerin sebebi olarak ele almamıza da izin vermiyor. Sadece son iki ayın ve özelde son bir ayın bir muhasebesini yaparken sırtımızı buna yaslayabiliriz. Nitekim düşünce çizgimizin havada kalmaması için 2001 krizinden bu yana başımızdan geçenleri, yapılanları ve yapılmayanları ilk yazıda maddeler halinde özetlemiştik. Ekonomik politikaları yapanlar için bu bir “ne ekersen onu biçersin” dersidir.
Konunun kendisine dönersek: bankacı ve yatırımcı meslektaşlarımın ilgisinin azalan konut satışlarına kaydığını küçük sohbetlerimizde fark etmem çok geriye gitmiyor. Ancak Nisan ortasında derslerimin birine konuk olarak katılan bir meslektaşım slaytlarından birinde satışlardaki daralmayı gösterdiğinde bunu bir sinyal olarak okuyorum. Kasım-Aralık döneminde öğrencilerimin yapmaktan korktuğu tespit artık uluslararası yatırım tavsiyelerinde bulunan bir kurumun analitik sunumundadır. Bu, ekonomik çarkların duracağına dair bir işaret fişeğidir. Anlaşılan o ki, fişek pek ala görülmüştür. Faizlerin baskılandığı bir ortamda bıyıklı veya bıyıksız döviz sahiplerinin beklentilerini ve tahminlerini değiştireceği açık olmalı. Hayır, dış güçler değil, her bir dersimize izini vuran rasyonel yatırımcı davranışı bu.
Ekonomi yönetiminin bu durumun farkında olması gerektiğini varsaymak yerinde olur. Ne var ki, yapılabileceklerin çoğu iktisadi daralma getireceğinden, bunları yapmak yerine seçim takvimini değiştirmek akla yatmış olmalı. Bu da bazı derslerimizde anlattığımız kısa vadeci siyasetçi davranışı oluyor. Seçim takvimindeki değişikliğin eldeki iktisadi problemin olumsuzluklarını artıracağı düşünülebilir.
Lafı uzatmadan, gelen krizin ana hatlarına bakalım:
-1- İnşaat sektöründeki daralma bir çöküşe dönüşüyor, iflaslar ilan ediliyor.
-2- Bu çöküş inşaatın ileri-geri bağlantıları sayesinde hızlı ve şiddetli bir çarpan etkisi ile sair sektörleri daraltıyor.
(Bu iki maddedeki gelişmelerin adı ancak metot gereği gecikmeli olarak yayımlanan Gayrı Safi Yurtiçi Hasıla ve Sanayi Üretim Endeksi verileri gelince anlayabiliyoruz.)
-3- Aynı esnada bu sektörlerin banka kredileri ihmal edilemez ölçüde ödenemez hale geliyor. Ödenmeyen kredilerin takibiyle ödenebilir nitelikte olsa da bazı kredilerin geri çağrılması gündeme geliyor. Aslında iyi bilinmesi gereken “banka bilançoları ile sektör bilançoları birbirinin ayna görüntüsüdür” bilgisi yeniden öğreniliyor.
(Bu maddedeki gelişmelerin okunması ise 45-90 gün arası bir gecikme ile olabiliyor.)
(Merkez Bankası tarafından güvenilir bir faiz politikasının ortaya konmadığı varsayımı altında, kuvvetli sermaye çıkışları yukarıdaki olaylarla el ele gidiyor.)
-4- Öncekilerle içi içe geçen bir tabiatta olmak üzere, finans dışı kesimin yurt dışı yükümlülüklerinde ödeme güçlükleri ortaya çıkıyor. Muhtemelen bu aşamada ülke kredi değerliği notu ve tanım gereği ülkedeki başlıca banka ve holdinglerin notları düşüyor.
-5- Önce Uluslararası Para Fonu ile ve biraz sonrasında Dünya Bankası ile masaya oturma vakti geliyor.
Sonrasının malum olduğunu söylemek kolaya kaçmak olurdu. Zira, ekonomimizin büyüklüğü de karmaşıklığı da 2001 yılındakinden farklı. Yeni krizimizin enkaz temizliği sonu kestirilemeyen bir zaman dilimine yayılıyor.
Gelecek yazı: Kontrollü yıkım mümkün değil mi?
Gündeme dair 2: Peki bu faiz lobisi kim?
Gündeme dair 2, 26 Mayıs 2018
Peki bu faiz lobisi kim?
Dolar kurunun son haftalarda ve günlerde raydan çıkmasını dış güçlere, üst akıllara, uzaylılara bağlamanın doğru olmadığı açık. Bizim dışımızda bazı güçlerin ekonomik dinamikleri yönettiği hatta giderek ülkedeki her şeyi yönlendirdiği düşüncesi açıkçası çocukça. Siyasi ve ekonomik ilişkilerde ama sert ama yumuşak güç ilişkilerinin hiç belirleyici olmadığını söylemek de öyle. Piyasa büyüklüğü esas alınırsa bir dış gücün her şeyi yönlendirmesi fikri abes hale gelir. İlerisi için not etmeli ki, tartışmanın önemli ayaklarından biri de piyasa yapısı olup üretimin ve paylaşımın nasıl sonuçlanacağını belirler. Bu şimdilik bir kenarda dursun.
Dış güçler ve üst akıl benzeri söylemlerin Türkiye’de bu denli tutulmasının toplumsal hissiyatın derinlerinde yer alan ve son yıllarda siyasi düzlemde de hâkim hale gelen inanç faktörüyle de bağları olmalı. Fikren laikleşemeyen bir toplumda hür insan iradesinin belirleyiciliğini yüceltmek pek ala zor. Tarifi tam olarak yapılmayan, yapılamayan bir kader algısı yaratmak ve o kadere karşı duran bir kahraman edasına bürünmek muhafazakâr siyasetçi için paha biçilmez bir söylem zemini oluşturuyor. Hal böyle iken ekonomiyi, içtimai hayatı, ücretleri, kurları, akla gelebilecek her şeyi dış güçler yönetiyor veya yönlendiriyor.
Oysa bir şeyi daha biliyoruz. Bir yerin insanları şu veya bu şekilde razı olmadan veya sebep olmadan o yerin insanlarına bir şey yapamazsınız. Örneğin bir ülkenin insanları arasında önde gelenler dışarıdaki güçlerle el sıkışmadan o ülkeyi sömüremezsiniz. Sendikaların önde gelenleri hâkim sınıfla el sıkışmadan işçiler için olumsuz sonuçlar doğuramazsınız. Bir iş yerinde kanaat önderi kabul edilen anahtar çalışanlar patronla el sıkışmadığında çalışanları olumsuz şartlara razı edemezsiniz. Örnekler uzar gider. Temel noktam şu: bir dış gücün etkili biçimde iç dinamiklerinize karışabildiğini düşünüyorsam, içeride onlarla el sıkışan birilerinin olduğunu da düşünürüm ve el sıkışanlar hemen her zaman iktidarı elinde tutanlardır. Bunun dışındaki analiz biçimleri metafizik konulardır ve felsefi açıdan önemli olabilirler. Lakin konumuz bu değil.
Peki bu faiz lobisi kim?
Bitmek bitmeyen, etkileri zamana yayılan bir kriz ortamında inşaat-emlak faaliyetlerini büyüme politikalarınızın merkezine oturttuğunuzu varsayalım. Bunun yanında bu faaliyetleri yeterince değil, normal zamanlardaki yoğunluğunun çok üzerinde artırmak istediğinizi varsayalım. Bunun için kentsel konutların deprem güvenliği ve benzeri kaygılarla düzenlemelere gittiğinizi de varsayalım. Bizim inşaat hikayesinin başlangıcı aşağı yukarı böyledir. Bu arada not edelim ki yeterince denilen şey bir aldatmaca değilse de aldanmadır.
Tam da bu hikâyenin başında, yurt içindeki faiz oranları alabildiğine düşük olsun. Mesela kriz döneminde çok azalan yurt içi taleple el ele düşen enflasyon, merkez bankanızın politika faizini toplam 1050 baz puan yani %10.5 düşürmesine izin vermiş olsun. Üstüne üstlük, aynı dönemde kendisine gidecek yer arayan küresel sermaye için ülkeniz kalan karlı mecralardan biri olsun. Şimdi, hikâyenin motivasyonu ve ön şartları kabaca tamamlanmış oldu ve dar bir zaman çerçevesi içinde hastalıklı bir durum görünmüyor.
Bu kurguda gerek altyapı gerek konut, sayısız konut inşaatı başlasın. Bunlar emlak sektörünü tarihi bir canlılık seviyesine getirsin. Bankacılık sisteminiz bu coşkunluk halini (euphoria, öfori) uzun vadeli ve şartlar itibarıyla düşük faizli kredilerle beslesin. İşte hastalığın nüvesi ortaya çıktı.
Coşkunluk hali devam ettiği müddetçe sorun olmaz(dı). Ama coşkunluk öyle bir şey değil. İktisadi faaliyet tabiatı gereği doygunluk noktalarına sahip. Nitekim bu doygunluk bizim örnekte şöyle ortaya çıkmış olabilir: sonsuza kadar konut satamazsınız, en azından hanehalkının ödeme gücü bunu sınırlar. Hanehalkına sonsuza kadar kredi de veremezsiniz, bankacılık sektörüne dair kanuni sınırları ihmal etseniz bile en azından hanehalkının gelirleri bunu sınırlar. Nihayetinde doygunluk başlar. Bu durum ortaya çıktığında önünüzde özetle şunlar vardır:
-1- İnşaat-emlak hikayesi düşündüğünüz kadar eğlenceli bir hikâye olmamıştır, en azından konut ayağı zordadır. İstanbul’da yapılan pek çok site projesinde, elektrikçinin, muslukçunun ödemesi site içinden daire verilerek yani aynî yoldan yapılmaktadır. Yeni konutlara ancak reklam sektörünün parlak çalışmaları ile cazibe katılabilir. Olan budur.
-2- Bir kısım altyapı inşaatlarını dahi ancak orta-uzun vadeli hizmet alım sözleriyle, yaptırılan köprüden geçmeyen her aracın bedelini toplumun kesesinden ödeyerek sürdürebilecek hale gelmişsinizdir. Bunu yaparak kamu bütçesinde yıllarca kanayacak bir yara açmışsınızdır. Olan budur.
-3- Bilinmez, bunu belki isteyerek yapmışsınızdır. Vurguladığınızın aksine, temiz olmayabilirsiniz. Muhtemelen olan budur.
-4- Bu arada, bankacılık sektörünüz zamanın düşük faiz oranlarının desteklediği coşkunluk halinde kredi portföyünü sabit düşük faizli ve uzun vadeli yerli para cinsinden kredilerle doldurmuş, risklerini çeşitlendirmemiştir. Olan budur.
-5- Yine bankacılık sektörünüz verdiği yüklü kredileri yurt dışından aynı derecede uzun vadeli olmayan kanallardan fonlamıştır. Muhtemelen olan budur.
-6- Ortamın aldatıcı rahatlığında, özel sektörün finans dışı kısmı da yurt dışı yabancı para yükümlülüklerini artırırken risk algısını bastırmıştır. Muhtemelen olan budur.
-7- Merkez Bankanız, krizin zorlu yıllarında işe yarasa dahi sonrasında sirk çadırına dönüşen karmaşık politika çerçevesine devamda ısrar etmektedir. Fonlama dinamikleri bir anlamda keyfiliğe kapılmıştır. Olan budur.
-8- Ekonomide ne olursa olsun, enflasyon ne hale gelirse gelsin, Merkez Bankanızın armada raporu olan Enflasyon Raporu ve her ay yayımladığınız Kurul kararı bildirileri olumsuz gelişmelere kendince tarafsız veya teknik bir gözle dahi yer verememiştir. Olan budur.
-9- Bu etkileşim biçimlerini sürdürmek için, en azından siyasi hayatınızı biraz daha sürdürmek adına, artık sürdürülemeyeceği aşikâr hale gelen düşük faiz ortamını destekleyen söyleminizde ısrar etmişsinizdir. Olan budur.
-10- Tüm bunlar olurken, parmak sayısı kadar kişinin dışında kimse konuşmamıştır. Olan budur.
Sözün kısası, yakın geçmişte olanların çoğu, tümü değil, inşaat-emlak eksenli büyüme hikayenizin sona ermesi ile ilintilidir: gerçekten sona ermesi ile, sona erme ihtimaline dair algılar ve tahminler ile, o esnada alternatif bir büyüme hikayesi yazıp yazamamanız ile, yine o esnada parti siyaseti gündeminizi nasıl oluşturduğunuz ile. Yakın geçmişte olanların tümü, çoğu değil, genel bir çürüme ile ilintilidir: hukuk devleti ilkesinin yok oluşu ile, temel hak ve hürriyetlerin yazıda kalması ile, bin bir gayretle yaratılan kurumsal kapasitenin görmezden gelinmesi ile.
Peki bu faiz lobisi kim?
Toplumumuza sunulduğu biçimiyle faiz lobisi, Türk lirası faiz oranlarının artmasını, artırılmasını isteyen, büyüme hikayemizi, zenginliğimizi, fırsat penceremizi elimizden almak isteyen birileri. Bir öcü, umacı hayali. Kimilerine göre, çıkar grubu, çıkar lobisi anlamındaki “interest lobby” tabirinin yanlış çevirisi.
Bunları bir yana bırakalım. Eğer bir faiz lobisi var ise, o lobi eli yüzü düzgün bir iktisat teorisi bilgisine sahip olanların ta kendisi. Kendi içinde ekollere ayrılsa ve bilimin tabiatı gereği anlaşmazlıklar barındırsa da iktisat teorisi bu aralar Türkiye için aynı teşhisi koyuyor: bu faizlerle olmaz. Bu durumda, faiz lobisi toplum çıkarını, mesleki şerefini, temel moral değerlerini gözeterek lafa giren iktisatçılardan başkası olmamalı. Bu durumda, topluma tanıtıldığı biçimiyle faiz lobisi denen şeyin içinde olmak utançtan ziyade gurur vesilesi olmalı.
Peki bu faiz lobisi kim?
Bir lobinin bilinen bir çıkara hizmet etmesi, ona yönelik çalışması beklenir; tanımsal açıdan böyledir. Bu açıdan bakınca, yukarıdaki sözlü analizimizde hangi çıkarların tanımlı olduğuna bakarak ne zamandır anılan (yüksek) faiz lobisinin var olamayacağını söyleyebiliriz. Var olan, mevcut iktisadi-siyasi-beşerî ilişkilerden nemalanan bir düşük faiz lobisi, hatta tabir yerindeyse cephesidir. İktisat kanunlarını tersine işletmeye çalışan ve işletemediği halde duruşunda ısrar eden bu düşük faiz cephesi, sadece 20 cent sınırına kadar düşen liranın değil, önümüzdeki zorlu günlerin de müsebbibidir.
Gelecek yazı: Gelen krizin ana hatları
Peki bu faiz lobisi kim?
Dolar kurunun son haftalarda ve günlerde raydan çıkmasını dış güçlere, üst akıllara, uzaylılara bağlamanın doğru olmadığı açık. Bizim dışımızda bazı güçlerin ekonomik dinamikleri yönettiği hatta giderek ülkedeki her şeyi yönlendirdiği düşüncesi açıkçası çocukça. Siyasi ve ekonomik ilişkilerde ama sert ama yumuşak güç ilişkilerinin hiç belirleyici olmadığını söylemek de öyle. Piyasa büyüklüğü esas alınırsa bir dış gücün her şeyi yönlendirmesi fikri abes hale gelir. İlerisi için not etmeli ki, tartışmanın önemli ayaklarından biri de piyasa yapısı olup üretimin ve paylaşımın nasıl sonuçlanacağını belirler. Bu şimdilik bir kenarda dursun.
Dış güçler ve üst akıl benzeri söylemlerin Türkiye’de bu denli tutulmasının toplumsal hissiyatın derinlerinde yer alan ve son yıllarda siyasi düzlemde de hâkim hale gelen inanç faktörüyle de bağları olmalı. Fikren laikleşemeyen bir toplumda hür insan iradesinin belirleyiciliğini yüceltmek pek ala zor. Tarifi tam olarak yapılmayan, yapılamayan bir kader algısı yaratmak ve o kadere karşı duran bir kahraman edasına bürünmek muhafazakâr siyasetçi için paha biçilmez bir söylem zemini oluşturuyor. Hal böyle iken ekonomiyi, içtimai hayatı, ücretleri, kurları, akla gelebilecek her şeyi dış güçler yönetiyor veya yönlendiriyor.
Oysa bir şeyi daha biliyoruz. Bir yerin insanları şu veya bu şekilde razı olmadan veya sebep olmadan o yerin insanlarına bir şey yapamazsınız. Örneğin bir ülkenin insanları arasında önde gelenler dışarıdaki güçlerle el sıkışmadan o ülkeyi sömüremezsiniz. Sendikaların önde gelenleri hâkim sınıfla el sıkışmadan işçiler için olumsuz sonuçlar doğuramazsınız. Bir iş yerinde kanaat önderi kabul edilen anahtar çalışanlar patronla el sıkışmadığında çalışanları olumsuz şartlara razı edemezsiniz. Örnekler uzar gider. Temel noktam şu: bir dış gücün etkili biçimde iç dinamiklerinize karışabildiğini düşünüyorsam, içeride onlarla el sıkışan birilerinin olduğunu da düşünürüm ve el sıkışanlar hemen her zaman iktidarı elinde tutanlardır. Bunun dışındaki analiz biçimleri metafizik konulardır ve felsefi açıdan önemli olabilirler. Lakin konumuz bu değil.
Peki bu faiz lobisi kim?
Bitmek bitmeyen, etkileri zamana yayılan bir kriz ortamında inşaat-emlak faaliyetlerini büyüme politikalarınızın merkezine oturttuğunuzu varsayalım. Bunun yanında bu faaliyetleri yeterince değil, normal zamanlardaki yoğunluğunun çok üzerinde artırmak istediğinizi varsayalım. Bunun için kentsel konutların deprem güvenliği ve benzeri kaygılarla düzenlemelere gittiğinizi de varsayalım. Bizim inşaat hikayesinin başlangıcı aşağı yukarı böyledir. Bu arada not edelim ki yeterince denilen şey bir aldatmaca değilse de aldanmadır.
Tam da bu hikâyenin başında, yurt içindeki faiz oranları alabildiğine düşük olsun. Mesela kriz döneminde çok azalan yurt içi taleple el ele düşen enflasyon, merkez bankanızın politika faizini toplam 1050 baz puan yani %10.5 düşürmesine izin vermiş olsun. Üstüne üstlük, aynı dönemde kendisine gidecek yer arayan küresel sermaye için ülkeniz kalan karlı mecralardan biri olsun. Şimdi, hikâyenin motivasyonu ve ön şartları kabaca tamamlanmış oldu ve dar bir zaman çerçevesi içinde hastalıklı bir durum görünmüyor.
Bu kurguda gerek altyapı gerek konut, sayısız konut inşaatı başlasın. Bunlar emlak sektörünü tarihi bir canlılık seviyesine getirsin. Bankacılık sisteminiz bu coşkunluk halini (euphoria, öfori) uzun vadeli ve şartlar itibarıyla düşük faizli kredilerle beslesin. İşte hastalığın nüvesi ortaya çıktı.
Coşkunluk hali devam ettiği müddetçe sorun olmaz(dı). Ama coşkunluk öyle bir şey değil. İktisadi faaliyet tabiatı gereği doygunluk noktalarına sahip. Nitekim bu doygunluk bizim örnekte şöyle ortaya çıkmış olabilir: sonsuza kadar konut satamazsınız, en azından hanehalkının ödeme gücü bunu sınırlar. Hanehalkına sonsuza kadar kredi de veremezsiniz, bankacılık sektörüne dair kanuni sınırları ihmal etseniz bile en azından hanehalkının gelirleri bunu sınırlar. Nihayetinde doygunluk başlar. Bu durum ortaya çıktığında önünüzde özetle şunlar vardır:
-1- İnşaat-emlak hikayesi düşündüğünüz kadar eğlenceli bir hikâye olmamıştır, en azından konut ayağı zordadır. İstanbul’da yapılan pek çok site projesinde, elektrikçinin, muslukçunun ödemesi site içinden daire verilerek yani aynî yoldan yapılmaktadır. Yeni konutlara ancak reklam sektörünün parlak çalışmaları ile cazibe katılabilir. Olan budur.
-2- Bir kısım altyapı inşaatlarını dahi ancak orta-uzun vadeli hizmet alım sözleriyle, yaptırılan köprüden geçmeyen her aracın bedelini toplumun kesesinden ödeyerek sürdürebilecek hale gelmişsinizdir. Bunu yaparak kamu bütçesinde yıllarca kanayacak bir yara açmışsınızdır. Olan budur.
-3- Bilinmez, bunu belki isteyerek yapmışsınızdır. Vurguladığınızın aksine, temiz olmayabilirsiniz. Muhtemelen olan budur.
-4- Bu arada, bankacılık sektörünüz zamanın düşük faiz oranlarının desteklediği coşkunluk halinde kredi portföyünü sabit düşük faizli ve uzun vadeli yerli para cinsinden kredilerle doldurmuş, risklerini çeşitlendirmemiştir. Olan budur.
-5- Yine bankacılık sektörünüz verdiği yüklü kredileri yurt dışından aynı derecede uzun vadeli olmayan kanallardan fonlamıştır. Muhtemelen olan budur.
-6- Ortamın aldatıcı rahatlığında, özel sektörün finans dışı kısmı da yurt dışı yabancı para yükümlülüklerini artırırken risk algısını bastırmıştır. Muhtemelen olan budur.
-7- Merkez Bankanız, krizin zorlu yıllarında işe yarasa dahi sonrasında sirk çadırına dönüşen karmaşık politika çerçevesine devamda ısrar etmektedir. Fonlama dinamikleri bir anlamda keyfiliğe kapılmıştır. Olan budur.
-8- Ekonomide ne olursa olsun, enflasyon ne hale gelirse gelsin, Merkez Bankanızın armada raporu olan Enflasyon Raporu ve her ay yayımladığınız Kurul kararı bildirileri olumsuz gelişmelere kendince tarafsız veya teknik bir gözle dahi yer verememiştir. Olan budur.
-9- Bu etkileşim biçimlerini sürdürmek için, en azından siyasi hayatınızı biraz daha sürdürmek adına, artık sürdürülemeyeceği aşikâr hale gelen düşük faiz ortamını destekleyen söyleminizde ısrar etmişsinizdir. Olan budur.
-10- Tüm bunlar olurken, parmak sayısı kadar kişinin dışında kimse konuşmamıştır. Olan budur.
Sözün kısası, yakın geçmişte olanların çoğu, tümü değil, inşaat-emlak eksenli büyüme hikayenizin sona ermesi ile ilintilidir: gerçekten sona ermesi ile, sona erme ihtimaline dair algılar ve tahminler ile, o esnada alternatif bir büyüme hikayesi yazıp yazamamanız ile, yine o esnada parti siyaseti gündeminizi nasıl oluşturduğunuz ile. Yakın geçmişte olanların tümü, çoğu değil, genel bir çürüme ile ilintilidir: hukuk devleti ilkesinin yok oluşu ile, temel hak ve hürriyetlerin yazıda kalması ile, bin bir gayretle yaratılan kurumsal kapasitenin görmezden gelinmesi ile.
Peki bu faiz lobisi kim?
Toplumumuza sunulduğu biçimiyle faiz lobisi, Türk lirası faiz oranlarının artmasını, artırılmasını isteyen, büyüme hikayemizi, zenginliğimizi, fırsat penceremizi elimizden almak isteyen birileri. Bir öcü, umacı hayali. Kimilerine göre, çıkar grubu, çıkar lobisi anlamındaki “interest lobby” tabirinin yanlış çevirisi.
Bunları bir yana bırakalım. Eğer bir faiz lobisi var ise, o lobi eli yüzü düzgün bir iktisat teorisi bilgisine sahip olanların ta kendisi. Kendi içinde ekollere ayrılsa ve bilimin tabiatı gereği anlaşmazlıklar barındırsa da iktisat teorisi bu aralar Türkiye için aynı teşhisi koyuyor: bu faizlerle olmaz. Bu durumda, faiz lobisi toplum çıkarını, mesleki şerefini, temel moral değerlerini gözeterek lafa giren iktisatçılardan başkası olmamalı. Bu durumda, topluma tanıtıldığı biçimiyle faiz lobisi denen şeyin içinde olmak utançtan ziyade gurur vesilesi olmalı.
Peki bu faiz lobisi kim?
Bir lobinin bilinen bir çıkara hizmet etmesi, ona yönelik çalışması beklenir; tanımsal açıdan böyledir. Bu açıdan bakınca, yukarıdaki sözlü analizimizde hangi çıkarların tanımlı olduğuna bakarak ne zamandır anılan (yüksek) faiz lobisinin var olamayacağını söyleyebiliriz. Var olan, mevcut iktisadi-siyasi-beşerî ilişkilerden nemalanan bir düşük faiz lobisi, hatta tabir yerindeyse cephesidir. İktisat kanunlarını tersine işletmeye çalışan ve işletemediği halde duruşunda ısrar eden bu düşük faiz cephesi, sadece 20 cent sınırına kadar düşen liranın değil, önümüzdeki zorlu günlerin de müsebbibidir.
Gelecek yazı: Gelen krizin ana hatları
Gündeme dair 1
Gündeme dair 1, 24 Mayıs 2018
23 Mayıs 2018 gününün iktisadi gelişmelerini zaman ve mekân bağlamlarından koparmadan okumak gerekiyor. Zaman derken kastettiğimiz en azından son birkaç yıl ve özelde son birkaç aydır. En dar pencere son birkaç hafta olabilir; ama son birkaç gün veya saat demek olmaz. Mekân ise Türkiye’dir, 2001-2007 döneminin kırmızı kurdeleli öğrencisi, istikrarlandırmada (stabilizasyon) önemli yol almış, politika yapıcı kurumlarında dikkate değer kapasite inşa etmiş bir ülke. Dinamik nüfusu, daha fazla tüketime yönelik artan hevesi, yetkinlikleri ve sayısız yetersizlikleriyle küçük-açık bir ekonomi. Başarıları yok değil, ne var ki bu başarıların çoğu kalıcı olamamış.
Bu yazıda, sonrakilere ışık tutmak üzere birkaç not düşmekte fayda var. Tümden kabullenme veya tümden reddiye hatasına düşmeden, kategorik kabullenme ve kategorik reddiye hatasına da düşmeden ve basit kronoloji ile:
-1- Türkiye, 2001 krizinde derin bir yara aldı.
-2- Ancak bu yarayı onarması hızlı oldu. Hızla şekillendirilen istikrarlandırma programının, yasal çerçevenin adaptasyonunun, AB çıpasının neredeyse eş zamanlı olarak devreye sokulmasının bunda payı vardı.
-3- Aynı zaman diliminde küresel likiditenin bol ve dolayısıyla ucuz olması da önemliydi. Böylece Türkiye, tarihinde ilk defa eli yüzü düzgün bir istikrarlandırma sürecinden geçebildi.
-4- 2001 krizinin muhtelif bedelleri toplumun özellikle ücretle çalışan kesimlerine yansıdı. Aynı kesimler sonraki yılların yüksek faiz – düşük kur ortamında görece çeşitli bir tüketim sepetine sahip oldular.
-5- Büyüme rakamları düzeldi, enflasyon düştü, mali disiplin sağlandı.
-6- Dönemin siyasi iktidarı tabiatıyla bu artıları hanesine yazdı. Daha önemlisi, istikrarlandırma programının “acı reçete” unsurlarını başkasına mal edebilme lüksünü sonuna kadar kullandı.
-7- Uluslararası Para Fonu gözetiminde yürütülen program sona ererken, rakamsal başarıların yanında inkâr edilemeyecek ölçüde kurumsal kapasite inşa edilmiş ve siyasi özgüven dikkate değer ölçüde artmıştı.
-8- Para politikası ayağında Türkiye Ocak 2006’da örtük enflasyon hedeflemesinden açık enflasyon hedeflemesine geçmişti. Bu geçişin küresel türbülansın ilk adımlarıyla aynı yılda olması kısmen bir talihsizlik sayılabilir. Nitekim açık hedefleme döneminin ilk iki yılında para politikası dezenflasyon yıllarının ihtişamından uzakta kaldı. Merkez Bankasının idari kadrolarındaki ilk bozulma emareleri de aynı zamana rastlar.
-9- 2007 yılının başında küresel krizin adı anılmaya başlandı. Analizler yapıldı, yazılar yazıldı. Bir yerlerde aklı evvel bir danışman “Efendim, bu krizin bize gelmesi biraz vakit alır, zaten ekonomimiz o kadar da sofistike değil, etkileri de sınırlı kalır” demiş olmalı ki, herkese malum olan “teğet” söylemi ortaya çıktı. Gülündü, edildi, hata edildi.
-10- Küresel ölçekte yaşanan daralma tabii ki Türkiye’ye teğet geçmedi. Aksine, giderek artan ölçüde iktisadi göstergelerimize yansıdı. Bu aşamada hala yetkilerini ve yetkinliklerini bastırmak zorunda kalmayan bir parasal otorite figürü vardı. Maliye politikasını tasarlayanlar da en azından olması gerektiğince yetkindiler.
-11- Küresel bir krizin en önemli özelliği “küresel” olmasıdır. Öyle olunca, geçen zamana rağmen dünya sathında harekete bir türlü geçmeyen veya yeterince ivmelenmeyen iktisadi faaliyetin yerini bir şeylerle doldurmak gereği hasıl oldu. Odur ki, son yıllardaki büyüme hikayemiz inşaat sektörü üzerinde yükseldi. Hızlı gelir çarpanı ve ileri-geri bağlantıları ile bu sektör büyülü bir mecra idi. Siz yeri kazıp temel atıyordunuz, toprak size otuz katlı kırk katlı binalar veriyordu.
-12- Bu inşaat eksenli büyümenin kurumsal zemini kentsel dönüşümün yasal çerçevesi üzerinden teşkil edildi. Dönüşen yerlerin ne kadarının öncelikli olarak dönüşmesi gereken yerler olduğunu geriye bakarak değerlendirmek gerekebilir.
-13- İnşaat eksenli büyümenin önemli bir siyasi getirisi de vardı. Bu sektör üzerinden yaşanan genişleme, siyasi otoritenin kontrol gücünü oldukça besledi. Aynı esnada toplumun yozlaşma ve yolsuzluk algısını da bozdu.
-14- Keza bankacılık sektörünün bilanço yapısı da bu genişlemeyi finanse etmek için sabit faizli ve uzun vadeli ipotekli konut kredileri lehine bir dönüşüm sürecine girdi.
-15- Bankacılık sisteminin kaynaklarını tam olarak hangi şartlarla elde ettiğini bilmek zor. Ama bankaların asli fonksiyonlarından olan vade dönüşümü rolünü biraz abartarak oynadıkları kesin.
-16- Dönemin aslında bir kenara bırakılmaması gereken toplumsal-siyasi, askeri ve bölgesel gelişmelerini şimdilik bir kenara bırakırsak, 2017 yılına tam da bugünün iktisadi gelişmelerini cebimizde taşıyarak girdik. Para otoritesi kanunla kendisine verilen bağımsızlığından feragat etmiş, kurumlar arası istişare mekanizması gevşemiş, siyasi otorite inşaat eksenli büyümenin dozunu kaçırmış, özel sektörün yurt dışı döviz cinsi yükümlülükleri yönetilebilir seviyeyi aşmış, bankacılık sektörünün bilanço yapısı ipotekli konut kredileriyle büyürken yavanlaşmıştı.
-17- Şu son aylarda gözlenen en önemli değişiklik ise yeni konutların satış performansındaki duraklama oldu. Yaptırdığım bir sınıf projesinde öğrencilerimin koşa koşa gelerek satışların hızını ve ivmesini anlamlandıramadıklarını söylemeleri 2017 sonu veya Ocak ayının hemen başıdır. Anlamlandıramadıkları şey pek ala anlamlıydı. Satışlar önce hız kesti, grafik yatay hale geldi. Sonrasında satışlar daralmaya başladı.
-18- Aynı haftalarda gelen haberler, örneğin Caddebostan-Bostancı çizgisindeki kentsel dönüşüm projelerinin müteahhitlerin “kaçması” sonucu ortada kaldığı ve proje sahiplerinin aralarında kooperatifleşerek yeni evlerine kavuşmaya çalıştıkları yönündeydi.
-19- İşbu halde, son haftalarda ve günlerde dolar kurunun raydan çıkmasını dış güçlere, üst akıllara, uzaylılara bağlamak doğru değil.
-20- İktisadiyatımızı gözden geçirme zamanı, her yönden ve her katmanını.
Gelecek yazı: Peki bu faiz lobisi kim?
23 Mayıs 2018 gününün iktisadi gelişmelerini zaman ve mekân bağlamlarından koparmadan okumak gerekiyor. Zaman derken kastettiğimiz en azından son birkaç yıl ve özelde son birkaç aydır. En dar pencere son birkaç hafta olabilir; ama son birkaç gün veya saat demek olmaz. Mekân ise Türkiye’dir, 2001-2007 döneminin kırmızı kurdeleli öğrencisi, istikrarlandırmada (stabilizasyon) önemli yol almış, politika yapıcı kurumlarında dikkate değer kapasite inşa etmiş bir ülke. Dinamik nüfusu, daha fazla tüketime yönelik artan hevesi, yetkinlikleri ve sayısız yetersizlikleriyle küçük-açık bir ekonomi. Başarıları yok değil, ne var ki bu başarıların çoğu kalıcı olamamış.
Bu yazıda, sonrakilere ışık tutmak üzere birkaç not düşmekte fayda var. Tümden kabullenme veya tümden reddiye hatasına düşmeden, kategorik kabullenme ve kategorik reddiye hatasına da düşmeden ve basit kronoloji ile:
-1- Türkiye, 2001 krizinde derin bir yara aldı.
-2- Ancak bu yarayı onarması hızlı oldu. Hızla şekillendirilen istikrarlandırma programının, yasal çerçevenin adaptasyonunun, AB çıpasının neredeyse eş zamanlı olarak devreye sokulmasının bunda payı vardı.
-3- Aynı zaman diliminde küresel likiditenin bol ve dolayısıyla ucuz olması da önemliydi. Böylece Türkiye, tarihinde ilk defa eli yüzü düzgün bir istikrarlandırma sürecinden geçebildi.
-4- 2001 krizinin muhtelif bedelleri toplumun özellikle ücretle çalışan kesimlerine yansıdı. Aynı kesimler sonraki yılların yüksek faiz – düşük kur ortamında görece çeşitli bir tüketim sepetine sahip oldular.
-5- Büyüme rakamları düzeldi, enflasyon düştü, mali disiplin sağlandı.
-6- Dönemin siyasi iktidarı tabiatıyla bu artıları hanesine yazdı. Daha önemlisi, istikrarlandırma programının “acı reçete” unsurlarını başkasına mal edebilme lüksünü sonuna kadar kullandı.
-7- Uluslararası Para Fonu gözetiminde yürütülen program sona ererken, rakamsal başarıların yanında inkâr edilemeyecek ölçüde kurumsal kapasite inşa edilmiş ve siyasi özgüven dikkate değer ölçüde artmıştı.
-8- Para politikası ayağında Türkiye Ocak 2006’da örtük enflasyon hedeflemesinden açık enflasyon hedeflemesine geçmişti. Bu geçişin küresel türbülansın ilk adımlarıyla aynı yılda olması kısmen bir talihsizlik sayılabilir. Nitekim açık hedefleme döneminin ilk iki yılında para politikası dezenflasyon yıllarının ihtişamından uzakta kaldı. Merkez Bankasının idari kadrolarındaki ilk bozulma emareleri de aynı zamana rastlar.
-9- 2007 yılının başında küresel krizin adı anılmaya başlandı. Analizler yapıldı, yazılar yazıldı. Bir yerlerde aklı evvel bir danışman “Efendim, bu krizin bize gelmesi biraz vakit alır, zaten ekonomimiz o kadar da sofistike değil, etkileri de sınırlı kalır” demiş olmalı ki, herkese malum olan “teğet” söylemi ortaya çıktı. Gülündü, edildi, hata edildi.
-10- Küresel ölçekte yaşanan daralma tabii ki Türkiye’ye teğet geçmedi. Aksine, giderek artan ölçüde iktisadi göstergelerimize yansıdı. Bu aşamada hala yetkilerini ve yetkinliklerini bastırmak zorunda kalmayan bir parasal otorite figürü vardı. Maliye politikasını tasarlayanlar da en azından olması gerektiğince yetkindiler.
-11- Küresel bir krizin en önemli özelliği “küresel” olmasıdır. Öyle olunca, geçen zamana rağmen dünya sathında harekete bir türlü geçmeyen veya yeterince ivmelenmeyen iktisadi faaliyetin yerini bir şeylerle doldurmak gereği hasıl oldu. Odur ki, son yıllardaki büyüme hikayemiz inşaat sektörü üzerinde yükseldi. Hızlı gelir çarpanı ve ileri-geri bağlantıları ile bu sektör büyülü bir mecra idi. Siz yeri kazıp temel atıyordunuz, toprak size otuz katlı kırk katlı binalar veriyordu.
-12- Bu inşaat eksenli büyümenin kurumsal zemini kentsel dönüşümün yasal çerçevesi üzerinden teşkil edildi. Dönüşen yerlerin ne kadarının öncelikli olarak dönüşmesi gereken yerler olduğunu geriye bakarak değerlendirmek gerekebilir.
-13- İnşaat eksenli büyümenin önemli bir siyasi getirisi de vardı. Bu sektör üzerinden yaşanan genişleme, siyasi otoritenin kontrol gücünü oldukça besledi. Aynı esnada toplumun yozlaşma ve yolsuzluk algısını da bozdu.
-14- Keza bankacılık sektörünün bilanço yapısı da bu genişlemeyi finanse etmek için sabit faizli ve uzun vadeli ipotekli konut kredileri lehine bir dönüşüm sürecine girdi.
-15- Bankacılık sisteminin kaynaklarını tam olarak hangi şartlarla elde ettiğini bilmek zor. Ama bankaların asli fonksiyonlarından olan vade dönüşümü rolünü biraz abartarak oynadıkları kesin.
-16- Dönemin aslında bir kenara bırakılmaması gereken toplumsal-siyasi, askeri ve bölgesel gelişmelerini şimdilik bir kenara bırakırsak, 2017 yılına tam da bugünün iktisadi gelişmelerini cebimizde taşıyarak girdik. Para otoritesi kanunla kendisine verilen bağımsızlığından feragat etmiş, kurumlar arası istişare mekanizması gevşemiş, siyasi otorite inşaat eksenli büyümenin dozunu kaçırmış, özel sektörün yurt dışı döviz cinsi yükümlülükleri yönetilebilir seviyeyi aşmış, bankacılık sektörünün bilanço yapısı ipotekli konut kredileriyle büyürken yavanlaşmıştı.
-17- Şu son aylarda gözlenen en önemli değişiklik ise yeni konutların satış performansındaki duraklama oldu. Yaptırdığım bir sınıf projesinde öğrencilerimin koşa koşa gelerek satışların hızını ve ivmesini anlamlandıramadıklarını söylemeleri 2017 sonu veya Ocak ayının hemen başıdır. Anlamlandıramadıkları şey pek ala anlamlıydı. Satışlar önce hız kesti, grafik yatay hale geldi. Sonrasında satışlar daralmaya başladı.
-18- Aynı haftalarda gelen haberler, örneğin Caddebostan-Bostancı çizgisindeki kentsel dönüşüm projelerinin müteahhitlerin “kaçması” sonucu ortada kaldığı ve proje sahiplerinin aralarında kooperatifleşerek yeni evlerine kavuşmaya çalıştıkları yönündeydi.
-19- İşbu halde, son haftalarda ve günlerde dolar kurunun raydan çıkmasını dış güçlere, üst akıllara, uzaylılara bağlamak doğru değil.
-20- İktisadiyatımızı gözden geçirme zamanı, her yönden ve her katmanını.
Gelecek yazı: Peki bu faiz lobisi kim?
Subscribe to:
Posts (Atom)


